Görüş ve Düşünce Eski Adalet Bakanı Ergin: Zekeriya Öz kendisine randevu vermediğim için beni hükümete şikayet etti



ID:60579
Yayınlanma:
07 Ağu 20

Eski Adalet Bakanı Sadullah Ergin, firari savcı Zekeriya Öz ile ilgili olarak açıklamalarda bulundu. Ergin, "Benimle görüşmek için çok talepte bulundu. Bu taleplerini kabul etmedim. Hatta bundan dolayı beni hükümete şikayet etti. Ama 2010 senesinde 102 muvazzaf askere yakalama kararı çıkarttı, o karar üzerine bir kere görüştüm onunla" dedi.

Eski Adalet Bakanı ve DEVA Partisi Genel Sekreteri Sadullah Ergin, Karar TV'de, Ali Bayramoğlu, Elif Çakır ve Yıldıray Oğur'un sorularını cevapladı. Ergin, bakanlığı dönemindeki gelişmeler, demokratikleşme çalışmaları, 7 Şubat MİT krizi, Ergenekon yargılamaları, FETÖ ile mücadele ile DEVA Partisi kuruluşuna dair birçok konuda ilk kez paylaştığı açıklamalarda bulundu.

"Askeri vesayet iddialarının abartılı olduğunu söyleyenler var, bunu duyduğunuzda ne hissediyorsunuz?" sorusuna Sadullah Ergin “Türkiye’de yaşanmışlıklar var. Bunlar vehim falan değil. 9 Şubat olayı 1957-58’de oldu, 27 Mayıs darbesi, 62-63’te Talat Aydemir’in darbe girişimleri var, 69’da var, 9 Mart 71’de Madanoğlu ekibinin bir denemesi var, 12 Mart’ta darbesi var, ardından 12 Eylül 1980 darbesi, peşinden 28 Şubat 1997 müdahalesi, 27 Nisan e-muhtırası geliyor arkasından 15 Temmuz hain darbe girişimi oluyor. Tüm bunlara baktığınız zaman buna vehim denebilir mi? Abartılıyor denebilir mi? Her 8-10 yılda bir “Her 8-10 yılda bir muhtıra veya darbe yaşandı buna bir vehim demek mümkün değil” diye cevap verdi.

Sadullah Ergin şöyle konuştu:

“AK Parti’nin 2002-2012 arası döneminde Avrupa Birliği ile müzakereleri açan, o fasılların ilerlemesi için çalışan bir AK Parti var. Ama daha sonra yerinde sayma ve geriye dönüş dönemi var ki, oralarda da geçmiş yıllarda yapılan reformların eleştirilmeye başlandığı bir dönem olarak bakıyorum. Ben 2009’da Adalet Bakanlığına geldiğimde Avrupa Birliği perspektifinde hazırlanmış bir stratejik rapor vardı. 23. 24. Fasılların açılabilmesi için yapılması gereken işlerdi.Yargının bağımsızlığını, tarafsızlığını sağlayacak, fiziki alt yapısının güçlendirilmesini yargının standartlarının yükseltilmesini gerektiren dönüşümleri yapmaya dönük bir metindi. Bu Türkiye’nin eylem planıydı. Yaptığımız çalışmalar bununla ilgiliydi. Bunlar yapılırken Türkiye’de olağanüstü gelişmeler de oluyordu. O gelişmeler nedeniyle yapılan yasal ve anayasal değişiklikler yapılması gerekti.”
367 krizinde ANAP'ın rolü

Sadullah Ergin, 2007 yılında Abdullah Gül’ün cumhurbaşkanı seçilme sürecinde yaşanan 367 krizinin detaylarını anlattı:

“27 Nisan günü Genelkurmayın internet sitesinden bir bildiri yayınlandı. ‘Sakın böyle bir şey yapmayın, yoksa karışmayız ha’ edasında parmak sallayan bir açıklama metniydi. Aynı gün birinci tur oylama yapılıyordu mecliste. İç tüzük çok açık, o gün için 184 milletvekili olursa genel kurul çalışmaya başlar. O gün AK Parti’nin 330’un üzerinde vekili var mecliste. Muhalefet partisi sadece bir grup başkan vekili soktu genel kurula. CHP sözcüsü ‘367 milletvekili olmadan oturum açılamaz’ diye itirazda bulundu. Aynı gün CHP, bu itirazını Anayasa Mahkemesine taşıdı. 4 gün sonra Anayasa Mahkemesinden ‘367 milletvekili gereklidir’ diye bugün bile mahcubiyet duyarak anlattığımız bir karar çıktı maalesef. Bunun üzerine görüşmeler başladı.

Anavatan Partisi’yle görüştük. Erkan Mumcu genel başkan. Grup başkanvekilleri Süleyman Sarıbaş’la görüşme yaptık. Onlar bize şartlar sundu. Şu şartları sağlarsanız biz genel kurula girer 367’yi sağlarız, oy kullanmayız. Neydi istedikleri? Anayasayı değiştireceğimizi taahhüt edeceğiz, cumhurbaşkanını halkın seçmesini taahhüt edeceğiz, milletvekilliği süresinin 5 yıldan 4 yıla indirileceğini taahhüt edeceğiz. Meclis’te bir araya gelecek partilerin oy toplamları yüzde 10’u bulursa onlar da cumhurbaşkanı adayı önerebilecekler. Böyle talepleri vardı. Biz bunları karşılayacağımızı ifade ettik.

Ben grup başkanvekili olarak açıklama yaptım. ‘Genel Başkanınız açıklasın’ dediler. Tayyip Bey Meclis’e geldi, aynı mahiyette beraberce bir basın açıklaması daha yaptık. Problem kalmadı dedik. Ama öğlen saati oldu, ANAP, milletvekillerini Meclis’ten genel merkezine çekti. Bu olağan dışı bir şeydi. Arada ANAP Genel Başkanı’yla birtakım görüşmeler yapılıyor. Mehmet Ağar Bey’in adı geçiyor. Birtakım şeyler söyleniyor. Kesin bir şey söylemek şu aşamada bizim açımızdan mümkün değil ama oralarda birtakım temaslar oluyor. ANAP bizimle yapmış olduğu mutabakatı bir tarafa bırakarak genel merkeze çekiyor milletvekillerini, kapıları kapatıyorlar ve milletvekillerinin genel kurula çıkmalarına müsaade etmiyorlar. Bunun üzerine erken seçim kararı alındı. Daha sonra bu mutabakat bozulmasına rağmen topluma söz verdiğimiz değişiklikleri yerine getirdik. Yani Cumhurbaşkanını halkın seçmesi ANAP vesilesiyle gerçekleşti.”
'Yeni anayasa çalışmasında parlamenter sistemi istedik'

Bu sürecin devamında gerçekleşen anayasa çalışmasına da değinen Sadullah Ergin, “Bunun ardından biz 2007’de Ergun Özbudun'dan yeni anayasa talep ettik. Şu çerçeveyi belirttik: Parlamenter sisteme dayalı, 12 Eylül 82 darbe anayasasının içindeki askeri müdahale izlerini silecek bir anayasa olacak, bireylerin temel haklarını güçlendirilecek, demokrasiyi güçlendirecek maddeler yer alacak. Bunun üzerine Özbudun kendi ekibini kurdu; Levent Köker, Serap Yazıcı, Fazıl Hüsnü Erdem, Zühtü Arslan, Yavuz Atar gibi çok kıymetli kuvvetli isimler vardı. O gün için bizim Ergun Özbudun’dan istediğimiz taslak parlamenter sisteme dayalı bir anayasaydı fakat biz bu çalışmaları yürütürken bir Başbakan Yardımcısı üzerinden Yargıtay’dan bize ‘Yeni anayasa çalışmasına devam ederseniz, istemesek de partinize kapatma davası açmak zorunda kalabiliriz’ mesajı geldi” dedi.

Yıldıray Oğur’un “Neden Yeni Anayasada ısrarcı olmadınız” sorusunu Ergin, “367 krizi yeni yaşanmış, Amerika ve Avrupa’da yoğun ekonomik krizler var, zorlu bir dönemden geçerken Türkiye’nin önünde yeni bir kriz oluşturacak bir hamlenin Türkiye’nin taşıyabileceği bir yük olmadığına karar verildi. O günkü şartlarda öteleme kararı aldık. Ama 14 Mart 2008’de, bu tehdidin gelişinden 6 ay sonra partiye kapatma davası açıldı” karşılığını verdi. 

Ergin 2010 referandumu ile ilgili de açıklamalar yaptı:

“Ben bakan olduktan sonra ilk ziyaretimi Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne (AİHM) yaptım. Biz Avrupa Birliği ve AİHM’le ortak çalıştık. Türkiye o dönem en çok şikâyet edilen ikinci, en çok ihlal alan birinci ülkeydi. Biz HSYK’da ilke olarak Türkiye’deki yerleşik AİHM içtihatlarına aykırı karar vermemiş olmanın hakim ve savcıların terfi şartları olarak kabul edilmesine karar vermiştik. Bunun üzerine AİHM’de 3. Dil olarak, İngilizce ve Fransızcanın ardından Türkçe yayın başladı. AİHM kararları Türkçe de yayınlandı.

2010 Anayasa değişikliğine büyük haksızlık yapılıyor ve hak etmediği bir husumetle karşılaştığı kanaatindeyim. Bu 26 maddede itiraz edilebilecek ne var? Kadınlarla ilgili pozitif ayrımcılık yapılmasının anayasadaki eşitlik ilkesine aykırı olmayacağına dair hüküm, kişisel verilerin korunmasını anayasal güvenceye bağlayan madde, yurtdışına çıkışların sadece hakim kararıyla engellenebileceğine dair bir düzenleme vardı, ombudsmanlık kurumu düzenlendi, memurların disiplin cezalarına karşı dava açabileceğine dair hüküm, savaş hali dışında hiçbir sivilin askeri mahkemede yargılanamayacağı hükmü, Anayasa mahkemesine bireysel başvuru düzenlemesi bu anayasal değişiklikle yapıldı.

'Çoğulcu bir sistem oluşsun istedik'

Tartışma konusu HSYK maddesi ise bizim düzenlememiz değildi. Bizim HSYK maddemiz şöyleydi: O dönem HSYK yapısı 7 üyeliydi. İki üyesi Bakan ve müsteşar. Kalan 5 üyesinin 3’ü Yargıtay’dan geliyor 2’si Danıştay’dan geliyor. Öyle bir sistem kurulmuş ki Yargıtay ve Danıştay bu 5 üyeyi seçiyor, o seçilmiş üyeler de Yargıtay ve Danıştay üyelerini seçiyor. Birbirini seçen bir yapı.  Kırılamayan bir kast sistemi oluşmuştu. Biz 2010’daki düzenlemeyle 22 üyelik bir HSYK istedik. İkisi yine bakan ve müsteşar, 5 üye Yargıtay ve Danıştay’dan gelecek. 10 tanesi ilk derece mahkemelerinden seçimle gelecek. Kalan 5 üyeden biri Adalet Akademisi’nden seçimle gelecek, 4’ünü de Cumhurbaşkanı seçecekti.

Bu modelin farklı bir vesayet oluşturmaması için de her seçmenin tek kişiye oy vereceğine (tek oy sistemi) dair hüküm koyduk. Biz blok liste olmasın istedik. Çoğulcu bir sistem oluşsun istedik. Ama ana muhalefet partisi iptal talebiyle bunu Anayasa Mahkemesi’ne götürdü. O dönem basına yansıyan fotoğraflardan CHP’nin YARSAV’la birlikte çalıştığını görüyoruz. Anayasa Mahkemesi de cımbızla çekerek maddeyi iptal etti. O maddeyi biz yapmadık. Bu metni başka bir hale sokan Anayasa Mahkemesi. Onların değiştirdiği maddenin hesabı bana soruluyor; bu adil değil.”

Sadullah Ergin, “HSYK’daki yapıyı ne zaman anladınız” sorusunu ise “7 Şubat MİT krizindeki sorunu çözmek için HSYK’nın bununla ilgili bir önlem alıp almayacağına baktık. O dönem onların bu yapıyla birlikte hareket ettiğini anladık” diye yanıtladı.

'Zekeriya Öz benimle görüşmek için çok talepte bulundu'

“Ergenekon sürecinde Zekeriya Öz ile hiç görüştünüz mü” diye sorulan Sadullah Ergin “Benimle görüşmek için çok talepte bulundu. Bu taleplerini kabul etmedim. Hatta bundan dolayı beni hükümete şikâyet etti. Ama 2010 senesinde 102 muvazzaf askere yakalama kararı çıkarttı, o karar üzerine bir kere görüştüm onunla. ‘Nasıl böyle bir şey yaparsın’ dedim. Bunun üzerine Başsavcı ile görüştüm ve Başsavcı merkez komutanlığına ‘muvazzaf askerlerle ilgili gelen taleplerin Başsavcı imzasıyla gelmesi halinde işlem yapılacak, bireysel savcılardan gelen yazılarla işlem yapılmayacaktır’ diye müzekkere yazdı. O kriz de bu sayede çözüldü. Bunun dışında hiç görüşmedim, beni de defalarca hükümete şikâyet etmiş biridir Zekeriya Öz” diye cevap verdi.

'Ahmet Şık ve Nedim Şener'le ilgili endişelerimi Başbakan'a ilettim'

“Hanefi Avcı, ODA TV davaları kafanızda soru işareti oluşturmuş muydu?” sorusu üzerine Sadullah Ergin “Elbette. Ahmet Şık ve Nedim Şener gözaltına alındığında bu tasarrufun nedenini öğrenmek istedim. Bana gönderilen bilgi notu son derece yetersizdi ve bunlarla bu gözaltı işleminin yapılamayacağı görülüyordu. Ama netice itibariyle yargısal bir faaliyet. Savcılık bir işlem yapıyor, bununla ilgili Cumhurbaşkanı Abdullah Gül beni davet etti, görüşmemde ben kendisine kendi kanaatlerimi ifade ettim. Abdullah Gül ertesi gün ‘İşleyişten endişeliyim’ diye açıklama yaptı. Maalesef o dönem yargının hareket tarzını etkilemeye yetmedi çabalarımız. O soruşturmalarda çok pervasız giden işler oldu. Ama benim bakan olarak yargısal faaliyetlere müdahale etme imkanım yoktu. Ancak idari işlerde savcıların işlemlerine müdahale etmem mümkündür. Bu hadise de maalesef yargıya olumsuz sicil olarak girmiştir Bu soruşturmanın Türkiye’de mevcut yargılama faaliyetlerinin sorgulanmasını getirecek ve bu yargılamaların itibar yitirmesine sebep olacak bir soruşturma olduğuna yönelik endişelerimizi Sayın Cumhurbaşkanı ile de Sayın Başbakan ile de paylaştık o dönem” cevabını verdi.

'Abdullah Gül, MİT krizini çözmek için gayret gösterdi'

Ergin, MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ın ifadeye çağrılmasına dair yönetilen “Abdullah Gül, 'Hakan Fidan ifadeye gitsin dedi mi?" sorusu üzerine şunları söyledi:

“Asla böyle bir şey olmadı. Hakan Fidan telefonla benimle görüştü. Arkasından Cumhurbaşkanımızla görüştüğünü biliyorum. Cumhurbaşkanımız da en kıdemli hukukçusunu bu işe tahsis etmiştir, bu işten devletin kurumlarının zarar görmeden çıkılması için çok büyük gayretleri olmuştur. Abdullah Beyin böyle bir ifadesine ben tanık olmadım. Aksine bu meselenin çözülebilmesi için gayret sarf etmiştir. Abdullah Bey devlet kurumları arasında da temaslar kurarak uygun çözümler üretmiştir. Bunu dönemin Başbakanı da bilir, MİT Müsteşarı Hakan Fidan da bizzat yaşamıştır, içindedir. Bu iddia o günkü Cumhurbaşkanına bir töhmettir.”

7 Şubat’ın ardından bu yapıyla mücadele için ne yaptığı kendisine sorulan dönemin adalet bakanı Sadullah Ergin’in cevabı şöyle oldu:

“7 Şubattan sonra ben 24 kritik noktadaki birim amirini değiştirdim. Ama adliyelerdeki değişiklikler HSYK çalışması ile olabilirdi. 17/25 Aralık sürecinde adli kolluk yönetmeliğinde İçişleri Bakanlığı ve Adalet Bakanlığının ortak imzasıyla bir değişiklik yapıldı. İstanbul Savcılığında absürt işler oluyor, usul hukuku ve Başsavcılık hiçe sayılıyordu. Dosyaları bile UYAP’a kaydetmeksizin bu soruşturmalar yapılmış. Bu hukuksuzluklar karşısında tedbir için adli kolluk yönetmeliğinde değişiklik yaptık. HSYK’dan bununla ilgili itirazlar geldi. Bunun üzerine bir açıklama yapmak istediklerini belirttiler. Bana da bu metni gönderdiler ve ben bu metne rıza göstermediğimi, bu açıklamanın geçmiş HSYK açıklamalarından daha kötü bir açıklama olduğunu söyledim. Sonrasında kurul toplantısında üyelerden biri bunu gündeme getirmiş, müsteşarımız da buna karşı muhalefet şerhi yazdı.”

Bugüne dek neden sessiz kaldığının sorulması üzerine Ergin, “Belki naif bir tavır gibi görünebilir ama “’Ben değil, benden önceki arkadaşlardan devraldığım bir yapıdır’ dediğim zaman bir başkasını suçlamış olacağım, ben bunu söylememek için sustum. Doğrusu 7 yıldır da, görev yapmış arkadaşlarımdan herhangi birinin ‘Bu adamın üstüne gidiyorsunuz ama bu adamın bu işlerle alakası yok, bu işler şöyle oldu’ demesini bekledim. Cemil Çiçek’i ayrı tutuyorum, hakkaniyeti teslim eden biri. Ama geldiğimiz noktada doğrusu benim için tahammül edilir sınırları aştı” ifadelerini kullandı.

'Gönül dünyamda burukluk var'

Gazetecilerin, “Tayyip Bey’e kızgın mısınız, kırgın mısınız” sorusu üzerine Sadullah Ergin “2014 seçimlerinden bir ay sonra iktidara yakın bir platformdan benimle ilgili yayınlar yapılmaya başlandı. Bununla ilgili Sayın Başbakanla görüştüm. Benim bakan olduğum günden o güne dek olan tüm olayları tek tek masaya yatırdık. Hiçbirine itiraz etmedi. Bana saldıran kişilerle ilgili gerekli mesajları verdi Tayyip Bey. Ama süreç içerisinde baktım ki bu devam ediyor. Zımni bir rıza var gibi düşündüm. Benim gönül dünyamda bir burukluksa bu burukluk var evet. Benim görev yaptığım süre içerisinde günbegün yaptığım işleri Tayyip bey de bilir. Dışarıdan muhalif kesimlerden diğer siyasi partilerden gelen hücumları göğüslüyorum. Onlar açısından yapılabilecek eleştiriler var ama işin gerçeğini bilen sayın başbakanın arkasına saklanıp ateş edenler ise bizi yaralıyordu doğrusu. Çünkü diğer siyasi ekolden gelen eleştirilere saygı duyarım. Ama AK Partinin arkasına saklanıp ateş edenlerin bunu yapmaya hakkı yoktu” cevabını verdi.

'DEVA Partisi bir vicdani sorumluluktur'

DEVA Partisi Kurucusu olan Sadullah Ergin’e “Ne hissettiniz de yeni bir siyasi parti içerisinde yer aldınız, siyasi kırgınlıkla mı hareket ettiniz” sorusunun sorulmasıyla ise şu cevapları verdi:

“Siyasi kırgınlıklar falan bunlar geçmişte kaldı, ben siyasi kırgınlıklar üzerine siyaset yapmam. 2001’de yola çıkarken ortaya koyulan bir hedef vardı. AK Parti’nin programında gösterilen hedefti. Bugün bile baktığınızda ufak tefek düzeltmelerle altına imza atılacak bir metindir o. Ama biz buralara gelmek için yola çıkmadık. Ortak akılla, öngörülebilir bir siyaset yapacağız ve şeffaf olacağız diye yola çıktık.

“Şimdi yıllar geçti aradan o gün bizi bu harekete sevk eden ilkeler; ortak akıl, öngörülebilir siyaset ve şeffaf siyaset talep ettiğimizde biz ayrılıkçı muamelesi görmeye başladık. Bizim arzu ettiğimiz, o kadar gayret ettiğimiz tablo bugünün Türkiye’sine gelmek için değildi. Avrupa Birliği müzakerelerini tamamlamış, Avrupa Birliği’ne tam üye olmuş, özgürlükleri tamamlamış, bireysel hakları tamamlamış, demokratik standartlarını yükseltmiş müreffeh bir Türkiye hedefiyle yola çıktık. Gele gele geldiğimiz nokta maalesef bizim açımızdan vicdani bir sorumluluktur.. Türkiye için derdi olan bir ekiple birlikte oluşturulan bir terkiptir DEVA Partisi. Özlediğimiz Türkiye ideali için bir gayret ortaya koymak için yola çıkıldı.”

'Yargı telefonla hareket ediyor'

“Bugünkü yargıyı nasıl değerlendiriyorsunuz? Yani bugünkü yargıyı da aktivist buluyor musunuz, geçmişteki yargıyla kıyasladığınızda?” sorusuna Sadullah Ergin “Geçmişte yapılan yanlışların farklı versiyonları devam etti ve ediyor. Onun için diyorum biz bunun için yola çıkmamıştık diye. Benim görevde olduğum dönemde hakimlerle hiç temasımız olmamıştır. Ama son dönemde gördüğümüz manzara şu: Almanya Başbakanı ya da Fransa Cumhurbaşkanı veya Amerika’dan yönetim arıyor, üç gün-beş gün sonra bu rica karşılanıyor. Yani yargı telefonla hareket eden bir aparata dönüşüyor. Bugünkü görüntü bu” yanıtını verdi.

'İstanbul Sözleşmesi'nden çekilmek Türkiye'ye kaybettirir'

“İstanbul Sözleşmesi imzalandığında Adalet Bakanıydınız, altında sizin de imzanız var. Bu yürütülen tartışmayla ilgili ne düşünüyorsunuz, sizce hükumet sözleşmeden çekilecek mi” sorusuna cevaben Sadullah Ergin şunları ifade etti:

“Hükumetin en büyük handikabı öngörülebilir olmamasıdır. Ne yapacaklarını öngöremiyoruz. Ama eğer bu sözleşmeden çekilinirse Türkiye için yazık olur. Uygulamadan kaynaklanan sorunlar varsa orada bilimsel çalışmalar yapılabilir ve düzeltilebilir ama sözleşmenin bunda bir kabahati yok. Sözleşme bir siyasi irade beyanıdır. Ben kadınlara yönelik şiddeti önleyeceğim, onları saldırılara karşı koruyacağım, saldırıda bulunanları yargılayacağım ve etkin politikalar geliştireceğim diye taahhütte bulunuyor. Sözleşme bu iradenin beyanıdır. Böyle bir sözleşmeden çekilmek Türkiye’ye kaybettirir.“