Kitap Kendini anlatmak veya yazmak



ID:60723
Yayınlanma:
10 Ağu 20

“Türkçenin büyük şairlerinden ne Bâki ile Nedim’in, ne de Naili veya Şeyh Galib’in kendilerini merkez alarak hayat hikâyelerini yazdığına şahit olabilir misiniz? Onları bırakın Sultanların, vezirlerin, ülkeler genişliğindeki eski Osmanlı eyaletlerinin valileri de hayatlarını, yaptığı önemli hizmetleri teferruatlı şekilde yazmayı veya anlatmayı düşünmezlerdi. Dolayısıyla o eski geleneğin bıraktığı büyük boşluğu, bugün bizim doldurmamız icap ediyor.”

NECMETTİN TURİNAY

Eskiden biyografi yerine hal tercümesi tabiri kullanılırdı. Ya da daha eski bir şekli ile “tercüme-i hal”! Bir kişiyi tanımlayacak özet bilgilerin bir araya getirildiği belge. Tercüme-i hal tezkiresi diyenler de olurdu. Şimdi o kavramların yerine daha başkaları kullanılıyor. Mesela öz türkçeci bir tutuma sahip iseniz, onların yerine özgeçmiş diyebilirsiniz. Yok, o kullanım sizde bir rahatsızlığa yol açıyorsa, batı dillerinden geçme “biyografi” kavramı yanı başınızda hazır sayılır. Ama bütün bunların yanında, halkın kendi feraseti ile icat ettiği, hayat hikâyesi biçiminde bir başka kavramın daha bulunduğunu da hatırlatmak isterim.

Bu arada güftesini Vecdi Bingöl’ün yazdığı, büyük bestekâr Selahattin Pınar’ın rast makamında bestelediği bir şarkıda deniyor ki:

Söylemek istesem gönüldekini

Dilime dolanan hep ıztırap olur

Yazsaydım ben derdimin bir tekini

Ciltlere sığmayan bir kitap olur.

Şimdilerde bir aşk şarkısı olarak dinlediğimiz bestenin sözlerine dikkat edilirse, orada aşkı hatırlatacak herhangi bir ifade ile karşılaşmıyoruz. Dolayısıyla o mısralarda dile getirilmek, anlatılmak istenilen ıztırap, daha âlemşümul bir mahiyet arz edebilir. İlgili dörtlüğün 1930’larda yazıldığı ve bestelendiği hatırlanacak olursa, onun ruhuna ister istemez, Cihan Savaşı yıllarının bitmez tükenmez acılarının da sinmiş olabileceği rahatlıkla düşünülebilir. Nitekim Han Duvarları adlı o meşhur şiirinde Faruk Nafiz, huduttan hududa atılan, memleketi Maraş’a varmaya bile mecali kalmamış, meçhul halk şairlerinden söz etmiyor muydu?

İşte o kişi (her kim ise) kendi içinde birikenleri anlatmaya kalktığı anda, yaşadığı hikâyeden önce acısı öne geçiyor, asıl hikâyesini anlatamamış gibi bir hal doğuyor. Velevki anlatabilse idi! O zaman da o hayat, tabii ki acıları ile birlikte, ciltlere sığmayacak derecede geniş bir kitaba dönüşebilirmiş. Bu söz sağda solda bir yerde, birileri ile sohbet ederken de kulağımıza çalınmış olabilir: Nitekim “Benim hayatım bir roman” sözü ile, hiç karşılaştığınız olmadı mı?

Dikkat edilirse yukarıda zikrettiğim hal tercümesi veya özgeçmiş, ya da biyografi tabiri dıştan içe doğru genişleyip duruyor. Dıştan bakınca alelâde ve yeknasak tesirler uyandıran, fakat insanın içine doğru yöneldikçe derinleşen, genişleyen bir âlem! Kuşkusuz her insanın böyle bir yanı olmalıdır. Nitekim Necip Fazıl bir mısrasında şöyle demiyor muydu?

Kimlerin var haberi benim sessiz dünyamdan!..

AKIP KAYBOLAN KİŞİLER

Fakat bugünkü hayatın süratli seyrine bakılacak olursa yanı başımızdakileri bile böyle bir dikkatle ne incelemeye, ne de dinlemeye vakit bulamadığımız ortadadır. Bu açıdan düşünülünce etrafımızdaki hayat gibi sayısız kişiler, görüntü kareleri olarak durmaksızın akıp kayboluyor. Yani biz onların ne üzerinde duruyor, ne de dinlemeye ve anlamaya çalışıyoruz? O hayatlardan bazıları, ta ki bir filme konu teşkil etsin, ya da kendisi tarafından hatıra olarak yazılmaya değer görülsün. O bakımdan her hangi bir kişinin kendini yazılmaya, anlatılmaya değer görmesi her zaman önemli gelmiştir bana.

Bu tür bir yazmaya, daha doğrusu kişinin kendi kendini anlatmasına oto-biyografi denilebilir. Fakat bunun bir başka şekli de var. O da, hayatı anlatılmaya değer birinin, bir başkası tarafından yazılıp çizilmesi! Çünkü öyle kişiler oluyor ki, onların hayatı bizim için büyük bir önem arzedebiliyor. Ya kültür, din, siyaset hayatımız ya da sanat, edebiyat ve düşünce dünyamız açısından önemli kişileri kastediyorum.

İNSANLAR KENDİLERİNİ ANLATMIYOR

Bakıyorum da bu tür kişilerin çoğu, kendi hayatlarında ne derece önemli roller oynamış olursa olsun, gene de mütevazı kalmaya çalışıyor ve kendilerini yazı ile anlatmaya tenezzül etmiyorlar. Dolayısıyla da unutulup gidiyorlar. Onlardan kalan üç-beş şifahi nakil aile arasında yad edilse bile, birkaç nesil sonra onlar da hatırlanmaz hale gelebiliyor.

Bu hal kuşkusuz tanıdığımız bir çevre ile de sınırlı değil. Dolayısıyla bu halkayı istediğiniz kadar genişletebilirsiniz. Yakın dönem hayatımız kadar, eski tarihlerde içinde de hatıralarını, kendi hayat hikâyelerini yazıp çizenlerin sayısı fazla değildir. Bu biraz da biz Türklerin hayata bakış tarzımızla alakalı olmalıdır diye düşünüyorum. Hayat veya tarih karşısında rolünü oynamaktan geri durmayan insanımız, onu yazmaya veya anlatmaya sıra gelince bundan adeta geri duruyor. Kişinin kendinden söz etmesi, bunu yazıya dökmesi, bir tür tefahür duygusu uyandırır diye bundan adeta endişe ediliyor.

Nitekim bunun eskiler de farkında olmalı ki, Osmanlı dönemlerimizde biyografi yazımı bayağı revaçta idi. Eski şairlerin, hattatların, mimarların, mutasavvıfların kısa hayat hikâyeleri, birileri tarafından toplanır ve mutlaka bir kitaba dönüştürülürdü. Fakat o kişilerden biri çıkıp da, kendi hayat hikâyesini yazmayı asla hatırına getirmezdi.

Şöyle düşünün isterseniz:

Türkçenin büyük şairlerinden ne Bâki ile Nedim’in, ne de Naili veya Şeyh Galib’in kendilerini merkez alarak hayat hikâyelerini yazdığına şahit olabilir misiniz? Onları bırakın Sultanların, vezirlerin, ülkeler genişliğindeki eski Osmanlı eyaletlerinin valileri de hayatlarını, yaptığı önemli hizmetleri teferruatlı şekilde yazmayı veya anlatmayı düşünmezlerdi. Dolayısıyla o eski geleneğin bıraktığı büyük boşluğu, bugün bizim doldurmamız icap ediyor.

Bu yolda kuşkusuz tarihi araştırmalar yapılmıyor değil. Yapılıyor, fakat onlar da nihayet bilimsel bir dil ile!.. Canlı hayatın rengini ve kokusunu, barındırmayan kuru bir bilim dili ile. O bakımdan eski ulemamız, şairlerimiz, önemli devlet görevlilerimiz, kendi gündelik hayatlarını ve hizmetlerini sakin sakin yazabilselermiş demekten kendimizi alamıyoruz.

Fakat bu kendinden söz etmenin sakıncalarının bir süre sonra, yavaş yavaş ortadan kalktığını da söyleyebilmek mümkündür. Kuşkusuz bunda romantizmin büyük bir payı bulunmalıdır, sanıyorum. Kişiler bundan böyle kendi bireylerini daha bir önemsemeye, yaptıkları iş ve hizmetleri öne çıkarmaya, daha ötede de on dokuzuncu yüzyılın büyük romanlarından edindikleri bir tecrübe ile ruh hallerini, tenakuzlu fikirlerini, sukutu hayallerini, nefret veya aşklarını rahat rahat yazabilir hale geldiler demek mümkündür.