Kitap Çark eden düzene karşı kalpten direniş



ID:60757
Yayınlanma:
11 Ağu 20

Salgın hastalık karşısında çark eden dünya düzenine karşı Mustafa Kutlu’nun Kalbin Sesi İle Toprağa Dönüş kitabından yola çıkarak isimlere sorduk: Pandemi sonrası bizi nasıl bir dünya bekliyor. Sosyolojiden, dine, siyasetten, tarıma, edebiyattan, psikolojiye uzanan geniş bir çerçevede bu soruya cevap aradık.

Günümüz insanı doğal afetlerin yanında biyolojik afetlerle de karşı karşıya. Sel baskınları, orman yangınları, depremler derken şimdi de bütün dünya salgın bir hastalığa karşı mücadele ediyor. 2019 yılının son günlerinde Çin’de görülen ve kısa sürede bütün dünyaya yayılan bu salgın hastalık karşısında insanlar çaresiz. Aylarca evlerine kapandılar. Günlük hayat bir anda sekteye uğradı. İnsanlar birbirinden uzaklaştı ve birbirinden korkar hale geldi. Toplu ibadetler terk edildi, sosyal yaşamdan çekilen insanlar özellikle büyük şehirlerde dört duvar arasında sıkışıp kaldı. Bütün bunlar yaşanırken hayatımızın olmazsa olmazı ihtiyaç listelerimiz de baş aşağı döndü. Gıda maddeleri ilk sıraya çıkarken, uçak biletleri, kıyafet, araba gibi pek çok şey ihtiyaç listemizde en aşağıya düştü. İnsanlar harcamaya değil tasarruf etmeye, dışarıdaki dünyaya değil kendi iç dünyalarına açılmayı yeniden keşfettiler.

 

 

 

Günlük hayatta kullandığımız sözcükler bile değişti. Peki bu değişim bize ne söylüyor? Gerçekten artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak mı? Bu süre bireysel olarak insanların hayatında nasıl bir değişime sebep olacak? Gerçekten ihtiyacımız olan tıkış tıkış eşyalarla dolu odalar mı yoksa soluklanacağımız serin küçük bir avlu mu? Bu sorular çerçevesinde Pandemi sürecini ele aldık ve bugüne kadar sağlıktan, kültür sanata, dinden doğal hayata, ticaretten siyasete kadar pek çok konuda röportajlar yaptık, dosyalar hazırladık. Kitap ekimizin Haziran sayısında ise Mustafa Kutlu’nun Kalbin Sesi İle Toprağa Dönüş kitabından yola çıkarak düşünce boyutunda Pandemi sürecini ve sonrasını tartışmaya açıyoruz.

Bilindiği gibi Mustafa Kutlu hikâyelerinin yanı sıra düşünce dünyamızda da ufuk açan yazılar kaleme alıyor. En son okuduğum Sevincini Bulmak kitabının kadın kahramanı Suna “gerçek bir Müslüman” kimliğiyle şehir hayatı içinde var olamayacağını anlayınca bir köye yerleşmişti. Kutlu’nun bu hikâye kitabından sonra Kalbin Sesi İle Toprağa Dönüş raflarda yerini aldı. Aslında Suna’nın neden şehirde kaybettiğinin cevabını da bir anlamda Kutlu, bu kitabındaki yazılarında okuyucuya anlattı..

Evet, insanoğlu kaybetti. Çünkü toprakla, doğayla, suyla bağını kaybetti. Elinde Kur’an’ı kalbinde imanı olan insanın öncelikle vazifesinin haddini bilmesi gerektiğinin altını çizen Kutlu bir anlamda insana emanet edilen toprağı, havayı, suyu kirleterek emanete hıyanet ettiğine dikkat çekiyor kitabında. Toprağa dönüşün ilk hamlesi olarak önce bozkırları yeniden yeşertmemiz gerektiğini hatırlatan Kutlu, küstürdüğümüz toprakla, suyumuzla, soluduğumuz havayla barışabilmemiz için de insanın kalbini ve ruhunu kapitalizmin kıskacından kurtarması gerektiğini vurguluyor.

Peki bunu nasıl yapacağız? İlk adım olarak insanın hırsından, çok kazanma arzusundan vazgeçmesi Hududullah’tan ayrılmadan toprağa yani özüne hicret etmesi gerekiyor. Bu yolculuk ise “ben” değil “biz” demeyi öğrenince başlayacaktır. Yoksa, havayı, toprağı, suyu ve nihayetinde insanı sömüren düzen elbet bir gün çark edecektir. Tıpkı bugün salgın karşısında dünyanın çark etmesi gibi.

“Âmentüye inananlar için ‘toprağa dönüş’ sırat-ı müstakime ulaşmak anlamındadır. Kapitalizm sadece bir iktisadi sistem değil neredeyse itikadi bir meseledir” diyen Kutlu hepimize bir kez daha şunu hatırlatıyor: “Önderimiz Hz. Peygamberdir. O, Allah’ın hem kulu hem resulüdür. Onun gösterdiği, itaat, ibadet, kanaat, merhamet, firaset, basiret, cesaret, hizmet, hürmet, sabır, şükür, rikkat, şefkat, cömertlik, tevazu, samimiyet vb. ahlakı ve sistemi ile bir hayat tarzı benimsemek tek yoldur.”

ŞÜKRÜ KARATEPE: Toprağa dönmek haddini bilmektir

Annemin ailesi çiftçiydi; büyük babam ve dayılarım geçimlerini topraktan sağlar, bağ bahçe tarla işleriyle uğraşırlardı. Kayseri’de, eskiden okullar tatile girince, çocuklar boşta bırakılmaz, hayatı öğrenmeleri için işyeri olan akraba ve dostların yanına çırak verilirdi. İlkokul birinci sınıftan itibaren ben de yaz tatillerinde dayılarımın işlerine yardımcı oldum. İşim, işçilere evden yemek taşımak, dinlenme arası verdiğinde ayran ve su ikram etmekten ibaretti.

Tarlada tırpanla ekin biçen Avşar işçilere öğlen yemeği götürmüştüm. Yemek, çökelek, karpuz ve zeytinden ibaretti. Büyük bir sinin etrafında, yere bağdaş kurarak oturan işçiler, dedemle dayımın dilimlediği karpuzları neredeyse havada kaparak bir solukta yutuyorlardı. Hayret ve heyecanla işçilerin karpuzu kapışmalarını izlerken, iri bir dilim siniden sekerek toprağa düştü. Yumuşak tarla toprağı üzerinde yuvarlanan karpuz diliminin üzeri çamurla kaplandı.

Nasırlı bir el uzanıp yerdeki çamurlu karpuz dilimini aldı, kocaman açtığı ağzına doğru elinin içiyle bastırarak bir sokumda yuttu. Adam daha karpuzu ağzına doğru götürürken yerimden fırlayıp “amca top yedi”, “amca toprak yedi” diye bağırmaya başladım. Koca Avşar, başını sofradan hafifçe kaldırarak “evlat biz topraktan halk olduk, toprağa döneceğiz” dedi ve tekrar yemeye koyuldu.

Çocuk aklımla, işçinin ne demek istediğini anlamamıştım, fakat söylediği sözü hiç unutmadım. Sevgili asker arkadaşım Mustafa Kutlu’nun Kalbin Sesiyle Toprağa Dönüş adlı kitabını okuyunca, karpuzu toprakla yiyen amcanın ne demek istediğini tam olarak anladım. Tarım toplumunun insanı duygu ve sezgileriyle hareket ediyor, doğal çevre dediğimiz ağacı, otu, taşı, toprağı, suyu, ilahi bir güç tarafından yaratılarak programlanmış, akıl almaz sırları bulunan saygın varlıklar olarak algılıyordu.

Modern öncesi insan, pek çoğuna akıl erdiremediği tabiat harikalarında Tanrı’nın ilahi gücünü görüyor, yaratıcıya saygının gereği olarak tabiata, ürettiği el aletleri ve sınırlı beden gücüyle müdahale ediyordu. Mustafa Kutlu’nun ifadesiyle “İnsan çok eski zamanlardan beri hayata tutunmak için aletler yaptı. Tarım toplumunda her ne kadar âletler kullanılsa da asıl güç insanda, insan ölçeğindeydi.”

Modernleşme dünyayı, bilimsel yöntemlerle parçalara ayrılabilir, en küçük detaylarına kadar incelenip anlaşılabilir mekanik bir yapı olarak gördü. Tabiatı, insan hayatını tehdit eden vahşi bir varlık, sağladığı imkanlar ise sınırsızca kullanılacak kaynak olarak algıladı. Kaynakları daha fazla kullanabilmek için, sürekli geliştirilen güçlü makine ve aletlerle, tabiata karşı savaş başlatıldı. Bataklıklar kurutuldu, dağlar delindi, yamaçlar teraslandı gökdelenler yapıldı. Şehirlerin içindeki sebze bostanları, yakınlarındaki bağ ve bahçeler, ekin tarlaları ve korular yerlerini beton binalara terk etti.

Doğal kaynakların kullanılmasında teknolojinin sağladığı kolaylıklar, önceleri insanlık için büyük bir zafer olarak algılanıyordu. Canlı ve cansız bütün tabiata hükmetme ve kaynakları sınırsız tüketmenin insanı mutlu edeceği düşünülmüştü. Oysa bu sistemin ürettiği çevre sorunları artık solunan havayı, içilen suyu, ekilen toprağı kirletmenin ötesine geçti. Hava kirliliği, asit yağmuru, sera etkisi, küresel ısınma gibi çevre sorunları bu zafere karşı ciddi şüpheler oluşturdu. Bayram gününde bir milleti topluca evine mahkûm eden virüs salgınıyla, şüpheler kesin kanaate dönüştü.

Ekonomik çıkarı hedef edinen ve içi maddi çıkar ilişkileri ağıyla doldurulan kapitalizm, insanoğlunu cenneti bu dünyada kurma yarışına yöneltti. Üretim ihtiyaca göre değil, kırbaçlanan tüketim talepleri doğrultusunda yapılıyor. İnsanı ve tabiatı sömürerek şişen, güçlenen, rakip tanımayan bu zalim sistem teknolojiyi, teknoloji bu sistemi besliyor. Bu sistemin dışında gösterilen her yol batıl, çıkmaz sokak ve bilime aykırı görülüyor. Küresel virüs salgınıyla fark edilen bu gerçeği Kutlu, yarım asırdan beri, bıkmadan usanmadan savunuyor. Kalbin Sesiyle Toprağa Dönüş kitabında ise, yüksek sesle uyararak bir kez daha tekrarlıyor. Değerli dost Mustafa Kutlu’ya, uyarılarını yeni kitaplarla sürdürmesi için sağlıklı uzun ömürler diliyorum.

İnsan, doğanın hükümdarı değil, bir parçasıdır. Üç ilahi din de böyle söylüyor ve doğadaki mükemmelliği Tanrı’nın yüce yaratıcılığının ürünü olarak görüyor. Yüce Tanrı yarattığı dünyayı, yeryüzünde vekili olan insana emanet ediyor. İnsan, kendisine Tanrı’nın lütfu olarak verilen bu ilahi emaneti sadece kullanmak ve tüketmek hakkına sahip değildir. Aynı zamanda, onu sevmek, çizilen sınırlar içinde saygılı kullanmak ve korumakla da görevlidir.

NABİ AVCI: Teori değil, hamleye davet

Rakamlara, teorilere boğmadan meselenin özünü ortaya koyan, ismiyle müsemma, kalbin sesiyle yazılmış bir kitap. Bu konuda Türkiye’de ve dışarda birçok şey söylendi. Modern dünyanın açmazları, çıkmazları, bunalımları gerek Batı’da gerek Doğu’da pek çok seçkin tarafından konuşuldu. Sanıyorum şu son pandemi sürecinde yaşananlardan sonra onların üzerine de daha çok şey yazılacak, konuşulacak, tartışılacak. Mustafa Kutlu›nun kitabı da bu birikime hem fikrî katkıda bulunuyor, hem de bilhassa pratikte (“şimdi” ve “burada”) neler yapılabileceğini tartışıyor; kalbinin sesine kulak veren herkesin anlayabileceği bir üslupla meseleyi vaz ediyor. Döne döne, şu yaşadığımız hayatın mümkün olan tek dünya olmadığını, başka bir dünyanın da mümkün ve güzel olacağını yalın bir şekilde ifade ediyor. Bunun için, önce ilkeleri ortaya koyuyor; sonra da bu ilkelerden hareketle yaşanacak bir hayatın, bugünkü hayatın fevkinde bir insanî alan oluşturacağını çok güzel anlatıyor.

(Kitapta da sık sık vurgulandığı üzere, bizim, tam da bu konular konuşulurken kaba saba benzetmelerle meseleyi sulandıran bir diplomalı cehalet repertuarımız vardır. Bu bağlamda -her ne kadar Mustafa Kutlu müteaddid ikazlar yapıyorsa da- tekrar belirtelim: Bu kitapta tartışılan konuların, “Eee... Ne yapalım... İşe merkeple mi gidelim? “ türünden banal söylemlerle sulandırılmasına artık hiç müsaade etmemek gerekir.)

Mustafa Kutlu gerçi bu işin teorisine gönül indirmiyor ama ‘gösterişsiz nümayişsiz’ çalışmaya namzet bir genç arkadaşımız, bu konularla ilgili literatürü -merak edenler için- bir notlama çalışması yapabilir. Zira iyi niyetli ‘akademik’ okuyucular ve idareciler için bu tür teorik şahitliklerin de faydası olabilir. Mustafa Kutlu’nun onayıyla çalışıp hazırlanacak Kalbin Sesi ile Toprağa Dönüş’e Notlar yahut Okuma Kılavuzu gibi bir kitap, iktisatta, şehircilikte, tarımda, teknolojide, gündelik hayatta bu dönüşümün olabilirliği ve muhtemel zorlukları konusunda kafa yormak isteyenlere yardımcı olabilir. René Guénon, Seyyid Hüseyin Nasr, Martin Lings gibi tradisyonalistlerin eserleri de böyle bir çalışma yapacak arkadaşların çok işine yarayabilir sanıyorum. Bu ‘derin mevzu’yu da hepimizin gönlüne düşürdüğü için Mustafa Kutlu’ya çok teşekkür ediyoruz.

MUSTAFA ÖZEL: Kalbin sesine kulak ver

Mustafa Kutlu’nun hayatı ve eseri iki kelime etrafında dönüyor: Kalb ve Kanaat. Modernler gibi kafasıyla değil, kalbiyle düşünüyor. Çünkü hocası Nurettin Topçu’dan vicdanın “Allah’ın kalbimizdeki sesi” olduğunu öğrenmiş. Duruşuna Kitap’tan delilleri de pek sağlam: “Kalbleri var ama onunla bir şey anlamıyorlar” (A’raf, 179); “Akletmek için onlarda kalb yok mu?” (Hac, 46).

Farkındayım, sayısız insan bu kutlu duruşu “romantik” sayıp küçümsüyor. Çünkü insanoğlunu özünden, yani topraktan koparan Kapitalizm, kalpsiz bir açgözler dünyası yarattı. Genelde kapitalist girişimcilerin açgöz olduğu söylenir; bu doğru değildir. Onlar sadece çılgın; sınırsız sermaye birikimi peşinde koşan “ruhu delirmiş” adamlar. Hedeflerine ulaşabilmeleri için bir “açgözler ordusu” meydana getirmeleri lâzım. Kapitalist, mal veya hizmet değil, açgöz müşteri üretir. Bireyliğini yere göğe sığdıramayan modern insan, gerçekte fabrikasyon ürünüdür. Çalış dersin çalışır, al dersin alır, ye dersin yer! Kutlu’nun hikâyeleri bu acı gerçeğe dokunduğu için kalbimizi acıtıyor.

Kutlu’nun, kalbinin sesiyle toprağa dönüşü ise modernlere uçuk, ütopik, gerçeklikten kopuk bir hayalcilik gibi geliyor. Çünkü hepimiz kapitalist gerçekliğin içine doğduk; moda deyişle, “yeni normal” o. Oysa bu normalin, yazılı ve arkeolojik verilerden hareketle az çok bilebildiğimiz son 10 bin yıllık insanlık tarihinin sadece son 200 yılına ait olduğunu düşünebilmeliyiz. 18. yüzyıl Aydınlanma Parisi’nin (Quesnay, Turgot gibi) en büyük zekâları, kendilerine Fizyokrat adını veriyor ve tek zenginlik kaynağının toprak olduğunu düşünüyordular. Toprağa dayalı ekonomi, kalbin sesine kulak veren kanaat ekonomisiydi. Göz doyurmayı değil, karın doyurmayı hedefliyordu. Kapitalizm ise karnı değil, gözü doyurma peşindedir. Ve göz asla doymaz!

Kutlu’yu eleştirenler genelde şunu söylüyor: İyi, güzel de, hiçbir çıkış yolu göstermiyor! Bireysel ve ulusal çıkış yolu yok da, ondan! İnsanlık çapında olmayan hiçbir hâl çâresi sonuç veremez artık. İnsanlık tarihinde belki de ilk defa olarak, meseleler de, çözüm de küreseldir. Sosyalbilimciler çözümün aklî yönlerine, şair ve romancılar da kalbî yönüne gereğince eğilir; ve kendilerini dar ulusçu/kavmiyetçi sınırlamalardan kurtarabilirlerse, makul çözümlerin boy verdiğini görebiliriz.

EROL GÖKA: İnsandan umudu kesmemeli

Mustafa Kutlu ağabeyin “Kalbin Sesi: Bir Hicret Risalesi” ve “Kalbin Sesi ile Toprağa Dönüş” kitaplarında çok sade biçimde dile getirdiği görüşlere, önümüze koyduğu gerçeğe tüm kalbimle katılıyorum. Bence de kapitalizmle ve tüketim toplumu ile mücadele sırasında kanaatkar olmak ve infak etmek kavramlarına dayanmak, her işin başı ve inancımızın da temeli. O yüzden zenginliği, istifçiliği dinen mubah, meşru ve hatta pek lazımmış gibi göstermek, istisna olanı kural haline getirmek yerine temellere dayanmalıyız.

Yine aynı şekilde toprağa yönelmeli, gücünü ve hakimiyetini öncelikle anasır-ı erbaaya saldırarak devşiren kapitalist zihniyetin gezegenimizin mahvına yol açacak pervasızlığına dur demeliyiz. Tüm bu gerçekler korona virüsün yol açtığı pandemiden sonra iyice gün yüzüne çıktı. Ama keşke tavır almak Mustafa abinin sandığı kadar kolay olsaydı. Keşke onun gibi “Önemli olan Besmele’yi çekip yola çıkmak. Gerisi Allah Kerim” diyebilseydik... Mustafa abinin bu naif görüşleri korona sonrası dünyada pek alıcı bulacak gibi dursa da kazın ayağı öyle değil. Onun fikirleri daha ziyade ütopik sosyalistleri andırıyor.

E. F. Schumacher, “Küçük Güzeldir: Önceliği İnsana Veren Bir Ekonomi Anlayışı” kitabı 1973’te yayınlandı. Ekonomist Schumacher, kitabında sürekli kâr ve sınırsız büyüme peşinde koşmanın en açık sonuçlarının büyük örgütlere ve artan bir uzmanlaşma; dolayısıyla ekonomik varlıkların israfı, çevre kirlenmesi ve insanlık dışı çalışma koşulları olduğunu çok iyi biçimde anlattı. Bu kitap çok yankı uyandırdı. Çevreci hareketlere temel oldu. Ben de bu fikirlerden ve Seyyid Hüseyin Nasr’ın «İnsan ve Tabiat» kitabından etkilenerek 1989›da «Çevresizsiniz» kitabımı yazdım. 2000›li yıllara kadar tüm dünyada çevrecilik çok güçlendi, ekoloji akademiye girdi ama sonuç fiyasko oldu. Kapitalizm ne yapıp edip tepkileri nötralize etmeyi ve hatta tüketim toplumunun parçası haline getirmeyi başardı. Ama yılmamak, insandan umudu kesmemek lazım. Bunlar gibi olan, bunlara benzeyen bir yaşam sürmektense isyan ahlakıyla yaşamak daha şerefli. Başaramayız ama şerefli bir ömür sürmüş oluruz. O da az bir şey değildir.

İSMAİL KARA: Yeniden gözden geçirmeliyiz

Modern dünya düşünme-inanma ve yaşama-eyleme biçimlerinde uzun zamandır anormal ve belki sapkın olanı normal ve meşru gösterme “başarısı”nı sergilediği için bütünlüğü olan ve uzun vadeli, dayanıklı tedbirlerle ancak karşısına çıkılabilir. Tedbir kelimesini hususen kullandım; çünkü hissiyat, eylem-yapılaşma (pratik) ve nazariyat (düşünce, felsefe) kademelerinin hepsini bir şekilde ifade ediyor. Mutlak redle başlayabiliriz fakat bu tek kademeli olmamalıdır; İslâm dünyasında umumiyetle olduğu gibi sadece hissiyat düzeyinde bir redle sınırlı kalmak kendi düzeyinde önemli olan bu reddin geçici tatminlerden öte bir netice vermemesiyle neticelenebilir.

Mustafa Kutlu’nun Kalbin Sesi dillendirdiği düşünce ve ısrarlı vurguları itibariyle kulak kabartılmayı ziyadesiyle hak eden bir sestir. Salgının hemen arifesinde bu sayhanın atılmış olması ise ayrıca sanatçılara yaraşır kehanet yahut keramet kabilinden bir şeydir. Nerede ise her cümlesini konuştuğumuz için satıraralarındaki büyük heyecanın ve mesuliyetli çabanın da şahidiyim. Doğrusu ben bir hikâye, roman, hatta bir ütopya metni olmasını tercih ederdim. Bu sayede daha imkânlı bir metnin ortaya çıkacağını düşünüyordum. O deneme tarzını tercih etti ama bu büyük bir hikâyecinin denemeleri olmanın imkânlarını ve açılımlarını taşımaktadır.

Koronavirüs salgınının her şeyin yeniden gözden geçirilmesini icbar edeceği kuvvetli bir ihtimaldir. Tarihî tecrübeler de böyle gösteriyor. Din-bilim ilişkilerinden, kapitalizmin, sömürgeciliğin tabiatına, demokrasiye, ahlâka kadar… Yalnız kim gözden geçirecek ve hangi istikamete, kıbleye doğru bakacak? Türkiye’nin, Müslüman aydınların burada kaydadeğer bir yeri ve katkısı olacak mı? Esas soru budur. Yoksa sistem, modern düşünce, dindışılık, kapitalizm, gayrıahlâkîlik, zulüm, insanlığın ayaklar altına alınması… buradan daha da güçlenerek, “normalleşerek” çıkabilir.

İçinde yaşadığımız dünyada Kalbin Sesi’ni hissetmek, sonra o sesi dışarıya yansıtmak ve duyurmak kalp, dimağ, irade, hareket, emek, kan ve ter istiyor. Kutlu bunun davetini yapıyor.

ALİ AYÇİL: Kutlu’nun teklifi

Mustafa Kutlu, sadece önemli hikâyecilerimizden biri değil aynı zamanda Hareket çevresinde yetişmiş, Nurettin Topçu’nun fikir ve idealleri içerisinde pişmiş önemli bir isim. Onun yıllar önce “kanaat ekonomisi” fikrini ortaya atmasını da, son olarak Kalbin Sesi ile Toprağa Dönüş kitabında bir araya getirdiği düşünceleri de içinden geldiği dünyadan bağımsız olarak değerlendirmek mümkün değil. Usta hikâyeci bir anlamda bu topraklara fikir borcunu ödüyor.

Kutlu’nun denklemi çok sade. Belki de bütün meseleleri karmaşık bir dille resmeden ve bu yüzden çözümden de gittikçe uzaklaşanlara teklifleri fazla cezbedici gelmiyor. Bu basit çözümü Dergâh’ta heyecanla anlatmasına pek çok kez tanık oldum. Söylediği şudur: Dünya “daha fazla tüketim” öneren ekonomik modele imkânlar açısından da ahlaki olarak da uzun zaman tahammül edemez. İnançlarımız gereği bu modelin karşısına kanaatkârlığı koymalıyız. Toprak ise sadece önerinin somut bir parçası değil, dönmemiz gereken yerin merkezi imgesidir. O kendine yeterliliğin, insan ilişkilerinin, şehir planlamasının ve geçiciliğimizin bütün tezahürlerini içinde toplar. Toprağa dönmekten rençperliğe dönmeyi değil, bütün dünyaya teklif edebileceğimiz bir uygarlık modelini yeniden inşa etmeyi kastediyor. Kutlu’ya göre bir başka gelecek sadece mümkün değil, zorunluluk halini almıştır. Teklif, Türkiye’ye tarihe yeniden öncülük edebilecek bir görev de yüklüyor.

ERGÜN YILDIRIM: Yeni bir yol öneriyor

Dünya tarihinde salgınların toplumlar üzerinde derin etkileri olmuştur. Korona virüs de benzer etkilere yol açacak. Kapitalizm ve modernitenin doğayı talan eden yapısı virüsü doğuran en önemli nedenlerin başında yer alıyor. Aşırı tüketim hırsı ve tabiatla dengesiz ilişkiler bu tepkilerle kendisini ortaya koyuyor. Ayrıca nefsin ya da benliğin sınır tanımaz tanrılaşma pratikleri de salgının doğmasında etkili. Belki de en önemlisi bu. Oysa tabiat ve insan arasında hudutlar var. Normlar konulmuş. İnsan bunları bozunca fesatlar ortaya çıkıyor. Tabiattan kopuş ve tabiatın talanıyla doğan bozulmalar virüslere yol açıyor. Şimdi bütün dünyayı etkileyen, yüzbinlerin ölümüne yol açan ve herkesi ölümle yüz yüze getiren virüs karşısında insanlar çareler aramaya başlıyor. Her yıkım arkasında bir ümit ve arayış da gelir. Şimdi de bunu yaşıyoruz. Kapitalizmin ve modernitenin talanlarıyla gelen yıkımların ürettiği facialardan çıkış için yeni ümitler doğacak.

Mustafa Kutlu, bir edebiyatçı ve bir düşünce adamı. İnsanımızı ve toplumumuzu, bütün varlığa taşıyan bir ruhla anlatır. Anadolu’nun irfan anlatıcısı. Ruhumuzu yıkayan berrak hikayeler sunuyor bizlere. Anadolu’yu yağmalayan moderniteye karşı hikayeleriyle bizi yeniden fıtrat okyanusunda yıkayan şifacı. Kutlu, şimdi başka bir adım attı. Toprağa Dönüş adlı eseriyle, modernitenin talancı ekonomisine, bilincine, kültürüne ve sosyal değerlerine karşı yeni bir yol öneriyor. Bize yeni bir kapı açıyor. Düşünmeye ve yürümeye davet ediyor. Toprağa dönüş diyor. Rahmete, fıtrata, başlangıca ve kaynağa çağırıyor. Doğadan kopuşla derinleşen insan ve rahmet ilişkisindeki diyalektiğin ürettiği kaos ve bozulmayı ıslah etmek istiyor. Bozulmanın hududullahı çiğnemekten kaynaklandığını söylüyor. Allah’ın koyduğu sınırları modernite alt üst etti. Kevni ayetler, fıtrat kanunları ters yüz edildi. Namus, yani norm çiğnendi. Bütün eşitsizlikler, tahakkümler ve sömürüler buradan kaynaklanıyor. Bunlardan kurtuluş için yeniden hududullah ile barışmak ve “namus”a/ temel norma dönmek lazım. Toprağa dönüş bunu simgeliyor. Kar için değil, hırs için değil, tahakküm için değil… Yardım için, ihtiyaç için ve saadet için kazanç. Hududullaha uyan kazanç. Yani rızık. Toprak, kadim bir rızık dünyası. Toprak, hayata ve medeniyete başlangıç yaptığımız yer. Toprak, insanın kendisiyle yaratıldığı varlık. Toprak, insani var oluşun ve hayatın sembolü. Kutlu, bizi bu kaynağa çağırıyor.

Türkiye’den bir ses yükseliyor. Bu ses, Mustafa Kutlu şahsında Anadolu’dan yükselen bir ruh. Bir edebiyatçı ve düşünce adamı, dünyanın büyük bir salgınla boğuştuğu zamanlarda muhabbet ve düşünceyle ümit veriyor, yol gösteriyor.

ALPAY DOĞAN YILDIZ: Kapitalizme hayır sesidir

Kalbin Sesi, Kutlu’nun düşünce dünyasına hakim olan özün düzyazılardan oluşan bir dizi yazıda ortaya konmasıdır. Kutlu, kitabın muhatabının Âmentü’ye inananlar olduğunu söylüyor. Âmentüye inananları Hududullah’a’a riayete, Hududullah’a dairesinde yaşamaya, bireysel ahlakımızı bu dairede inşa etmeye ve Hududullah’a göre kurulacak bir toplum hayatı üzerinde kafa yormaya davet ediyor. Âmentüye inanıp da kitabı okuyanlar ben ne kadar Hududullah’a göre yaşıyorum sorusunu kendilerine soracaklardır. Kutlu; hak, adalet, kalp, mesuliyet, bilgi, otorite, merhamet, ağaç, çiçek, su, toprak, ahiret diyor. Bu, kapitalizme; yani çağdaş küresel düzene “hayır” sesidir.

Bu ses onun hikâyelerinde en baştan beri vardır. Kendi hikâyemi buldum dediği beşlemede, ilk kitap Yokuşa Akan Sular’ın ilk metni Mukaddime, içine düşmekte olduğumuz yeni hayat düzeni konusunda bizi uyarır. Yoksulluk İçimizde’de Süheyla kalbinin sesine kulak vererek yeni bir hayatın peşine düşer. Bu Böyledir’de “ağaca ağaç gibi bakmayan, toprağa toprak diyerek basmayan, adama da adam gibi muameleyi bırakacak” diyen Yorgancı Hafız Yaşar tek başına “red cephesi” kurar. Ya tahammül Ya Sefer’de İlhan, babasının neslinin yürüyen düzene teslim olması karşısında yeni bir yol arar. Sır’da Efendi, tekkesinin düzenin bir parçası olduğu anlayınca sırrolur.

Onun uzun hikâyelerinin ana karakterleri, Uzun Hikâye’deki Ali’den son uzun hikâye Sevincini Bulmak’taki Suna Hoca’ya, kalplerinin sesini dinleyen, inanmadıklarına hayır diyebilen, inandıkları yolda yürüyen karakterlerdir. İnandığı yolda yürümenin bedeli vardır elbette. Kutlu’nun küçük hikâyelerinde de aynı özün sesini duyarız. Son kısa hikâye kitabı Hayat Güzeldir’in ilk hikâyesi Sevinç’te iki simitçi çocuğun paylaşmak konusundaki ölçüleri kalbin/vicdanın sesidir. Yıllar önce yazdığı bir hikâyede (Akbankın Önünde Armut Ağacı) küçücük bir ağaç kapitalizmin mabedinin önünde Hududullah üzere işleyen düzeni bize gösterir. Aynı düzen, Beyhude Ömrüm’de suyun toprağa kavuştuğu sahnede görürüz.