Yazarlar Düşmanlıkta da bir numara



ID:62617
Yayınlanma:
14 Eyl 20

Kendi imkân, bilgi ve becerisiyle kolayca toplayamayacakları kadar dağıtıyorlar. Türkiye’yi kuşatıldığı sorunlardan çıkmak için arabuluculara mecbur bırakacak bir dağılma. Yanında diplomasiyle yol alabileceği tek bir ortak bırakmayan bir hışırlık. Bütün bu güç gösterisine, durup durup kabaran ezme iradesine rağmen gözleri Angela Merkel’de, Vladimir Putin’de, Donald Trump’ta.

Karanlığın dibini görmüş ülkeler dili zehirden arınmış liderler arıyor; ışığı görmek, huzuru bulmak için. İçeride insanına dokunabilen, dışarıda komşusunun yüzüne bakabilen. Diliyle dövmeyen, gözleriyle devirmeyen.

Irak Başbakanı Mustafa el Kazımi ülkesini gerilimlerin rehinesi olmaktan kurtarmaya dönük kritik dış temaslarından sonra geçen hafta Kürdistan’a ziyaret gerçekleştirdi. Ziyareti izlerken Irak’ın geçtiği yollar, Türkiye’nin geçmekte olduğu yollar akıp gitti bir şerit gibi. Hasımlarına karşı vekil güçler kullanmış, komşuları işgale kalkışmış, savaşlar açmış, Enfal gibi operasyonlarla halkını katletmiş, zulmü artırdıkça dinin simgelerini yükseltmiş, sonunda yıkıcı bir Amerikan işgaliyle dağılmış, mezhep savaşlarına ve yeniden dış müdahalelere maruz kalmış Irak’ın yakın geçmişi. Ve Irak, Suriye ve Libya’da savaşlar yürüten, Doğu Akdeniz’de ‘navtex’ ilanlarıyla savaşçılık oynayan; içeriyi siyasal-sosyal linçlerle hizalayan, milli serveti tarumar eden, hazineyi meteliksiz bırakan, her türlü insani-ahlaki-hukuki değeri tüketen Türkiye’nin ahvali!

Aşırı doz hamaset ve milliyetçilik tatmin sağlıyor. Ama köreltiyor da, aklı ve vicdanı. İnsana, topluma, doğaya karşı suç ‘ulusal mutabakat’ ile işlenir hale gelir.

***

Kötülük ve hoyratlık içeride dipsiz, dışarıda daha da dipsiz. Diplomasinin düzeyi iki yerel çete arasındaki dalaşmayı daim kılan seviyenin bir tık fevkinde değil. Tökezleyen maceracı dış siyaset, ‘milli güvenlik’, ‘terör koridoru’ ve ‘mavi vatan’ türünden abartılmış ve çarpıtılmış algı ve tasavvurlarla ulusal davaya dönüştüğünde kişisel hırs ve kaprislerin bedelini halklar ödüyor. Bizde trajik olan muhalefetin bu siyasete ortaklığı, alternatifsizliği. NATO üyesi, AB ile iltisaklı, emperyal sabıkalı, ordusu, ekonomisi ve nüfusuyla büyük çarklı bir ülke muhataplarına karşı bir şantaj ve silaha dönüştürüldüğünde elbette kendinden bahsettirir, masaları dağıtır, dengeleri bozar. Fakat başkalarının “Aman ilişmeyelim, yatıştıralım gitsin” yaklaşımı yanıltıcıdır; büyük bir fırtına biriktirir ve tersten vurur. Tarih sadece muzafferlerin değil tersten dalga yiyenlerin de hikâyesidir.  

Yarın neye dönüşür bilmiyoruz ama şu anki haliyle Kazımi’ye bakıyorum; Erbil’den Zaho’ya, Süleymaniye’den Halepçe’ye kadar geziyor, dinliyor; paletsiz, apoletsiz, ceketsiz, kravatsız. Ezidilerle diz dize oturuyor. Kürtlerin yaralarına dokunuyor. Kabuk bağlayan yaralar Saddam’dan bilinir; yenileri kuzeyden, yani bizden. 1992’den bu yana Türkiye’nin sınır ötesi operasyonları yüzünden boşaltılan köylerin sayısı yüzlerce. Ankara artan oranda Kürtlerle silahların, Bağdat’la protestoların diliyle konuşuyor.

Komşunun evini sabah topa tutup beş çayına gidemezsiniz. Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Beyrut’tan sonra Bağdat ve Erbil’i turlayınca Kürdistan Bölgesel Yönetimi Başkanı Neçirvan Barzani’yi Ankara’ya çağırıp “Gel, anlat bakalım, Macron neler karıştırıyor, Kazımi ne yapıyor” tiradıyla bilgi almaya çalışıyorlar. Hafiyecilikte zirve; Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan ile Barzani baş başa, mütercim MİT Başkanı Hakan Fidan (Ayrıntılar Amberin Zaman’ın yazısında). Devlet geleneği, kurumsallık, diplomasi mafiş, tınne.

*** 

Kazımi’yi Kürdistan’a bu kadar rahat getiren evvela kendi siyaset tarzı ve kişiliği, saniyen Türkiye’nin artan tehditkârlığı. Bunun Irak’la, Güney Kürdistan’la, Suriye ile, Rojava ile sınırlı olmadığını herkes daha iyi anlıyor. Erdoğan kötülüklerin müsebbibi olarak birini belleyip evire çevire dövmeyi seviyor. Bu kötü Orta Doğu yakasında BAE, Batı yakasında Fransa. Fakat düşmanlaştırılan cephe bu iki Don Kişot’tan ibaret değil. Macron’a “Senin şahsımla daha çok sıkıntın olacak… Senin zaten süren az kaldı, gidicisin” diyor.

Türkiye Batı’ya dönük siyasetinde kendi kendini Sırbistanlaştırırken Arap dünyasında da ‘düşman’ figürü olarak İsrail’in yerini alıyor. Hem de bir numaralı. İsrail ve ABD’nin epeydir Araplara “Sizin asıl düşmanınız İran” telkininde bulunuyordu. Baktılar ki İran’ın yanına Türkiye de eklenirse işe yarıyor. Hatta “İran tehdit ama Arapların asıl düşmanı işgalden çekinmeyen Türkiye” demeye varan yorumlar artıyor. Siyasetin devletçi-ulusalcı tarafı “Araplara güven olmaz” ezberiyle iktidarın çarkına su taşıyabilir. Fakat Türkiye Arapların gözünde üç ülkede ‘işgalci’ konumundayken bu ezber basit bir ırkçılıktan öteye gitmez.

1949’da İsrail’i tanıyan ilk ‘Müslüman’ ülke BAE ve Bahreyn’i yerden yere vurup Kosova’ya ayar çekiyor; nasıl olur da İsrail’i tanırsınız diye. Sırbistan’a da “Sakın elçiliğini Kudüs’e taşıma” diyor. Kendisi de elçiliği Tel Aviv’de tutarken Kudüs’teki başkonsolosluk makamına ‘büyükelçi’ atıyor.

Türkiye’ye karşı Arap milliyetçiliği Arap Birliği’nde zemin buluyor. Son toplantıda BAE Dışişleri Bakanı Enver Garşah’ın sözleri bir kenara, birliğin ağır topu Mısır Dışişleri Bakanı Sami Şükri “Mısır, özellikle Kuzey Irak, Suriye ve Libya’da tezahür eden Türk hırsları karşısında boş durmayacak” diyor. Trump’ın Erdoğan’la uyuşan kimyasını kâr sayıp Washington’da Yahudi lobisinin desteği için para döken iktidar, yandaş Katar medyasına fısıldıyor: “Türkiye’ye karşı stratejiyi kolaylaştıran İsrail ve İsrail lobisine yakın Amerikalı siyasetçiler. Siyonist-Evanjelist ittifakın çıkarı için BAE’yi destekliyorlar.”

En ‘diplomatik’ takılan Ürdün’den bile Türkiye’yi ‘yeni sorun’ olarak parmakla gösteren yorumlar geliyor. 

***

Herkese ayar veren siyasetle Akdeniz’in altı da üstü de birbirine karıştı, kakofonik bir cephe oluştu. Doğu Akdeniz’de imparatorluk çağında kalmış rüzgârla bugünün sularını köpürtmek, 1920’lerin koşullarında başarılamayanı 2020’in imkânlarıyla halletmeye kalkışmak ülkeyi haklı olduğu konularda bile yalnızlaştırıyor, anlaşılmaz kılıyor. Mesele caydırıcılıksa, sonuç bu değil. Her şey ABD “Dur” deyinceye kadar. Irak’ta da öyle Suriye’de de öyle… Herkesi masaya oturtmaksa, taraflar bundan uzak. Peki sonuç ne?

ABD’nin Güney Kıbrıs’a 33 yıldır uyguladığı silah ambargosunu hafifletmesi, güvenlikte işbirliğini derinleştirmesi; Fransa’nın Akdeniz’deki askeri varlığını artırması; Rusya’nın da vaziyet alması; AB’nin yaptırımları gündemine alması; ekonomisi biçare Yunanistan’ın silahlanmaya itilmesi, bu kapsamda Fransız yapımı 18 adet Rafale savaş uçağı, 4 firkateyn ve 4 helikopter almaya karar vermesi; Ege’nin iki yakasında şovenizmin hortlatılması…

“Libya’da ortak” diye poz verdikleri Malta bile MED7 Zirvesi’nde Türkiye’ye yaptırım çağrısına imza atıp Libya’da da Mısır’ın inisiyatifine desteğini sundu. Ortaklıkta yine elde var sıfır!
Artık batırdıkları ekonominin müsebbibi olarak da ‘şeytan ittifakını’ gösterip ebedi başkanlık için bismillah diyecekler.  

Yakın çevrede ilişkiler darmadağın, oldukça uzak coğrafyalarda nefes almaya çalışıyorlar. Bunu da Fransa’yla didişerek, ilişkilere daha fazla askeri boyut katarak yapmaya çalışıyorlar. İmkân ve kapasitesinin çok ötesinde kendine güç atfeden bir yaklaşım fren tertibatı olmadan açılıyor. Fransa’ya çelme takmak için Mali’ye darbecileri ziyaret edip meşruiyet sunan ilk ülke Türkiye oluveriyor.

***

Kendi imkân, bilgi ve becerisiyle kolayca toplayamayacakları kadar dağıtıyorlar. Türkiye’yi kuşatıldığı sorunlardan çıkmak için arabuluculara mecbur bırakacak bir dağılma. Yanında diplomasiyle yol alabileceği tek bir ortak bırakmayan bir hışırlık. Bütün bu güç gösterisine, durup durup kabaran ezme iradesine rağmen gözleri Angela Merkel’de, Vladimir Putin’de, Donald Trump’ta. Gelip arabuluculuk yapıp çözsünler! Yabancı medyaya “Erdoğan’la birlikte Türkiye bağımsızlığını kazandığı için bunlarla karşılaşıyor” diye yazı yazdıranların bir adım sonra arabuluculara olan bağımlılığı sizi selamlıyor.DuvaR