Fikir ve Analiz Filistinliler için Ortadoğu 'barışı' anlamına gelmeyen süreçte bir başka adım daha



ID:62891
Yayınlanma:
19 Eyl 20

Filistinliler topraklarını kaybetmeye devam ederken Körfez prensleri ve onların valileri, ne pahasına olursa olsun İsrail'in barışla mükafatlandırılmasını sağlayacak

Belki de Kovid-19, 11 Eylül'ün dünya geneline yayılmış versiyonuna, yani duyarlı ve akılcı düşünme gereksinimindense korku ve bencillik için bahaneye dönüşüyor.

 
Filistinlilere yönelik Ortadoğu sargısı, Donald Trump yönetimi altında giderek daha sıkı hale gelirken bölgedeki adalete dair taleplerimiz de mecalsiz kalıyor. Tarihin herhangi bir döneminde Trump'ın sözde "İbrahim Mutabakatı" (eğer öyle bir şey olsaydı Körfez'deki Arap Devletleri'yle İsrail arasındaki son "barış" anlaşması için tam bir Hollywood filmi adı ama Washington'daki uzmanlar ve edebiyatçılar tarafından anında kabul edildi) muhakkak ki hayrete, hatta öfkeye neden olurdu.
 
Fakat sanki koronavirüs maskesi ağzımızla beraber gözlerimizi de kapatıyormuş gibi Ortadoğu'da meydana gelen her şeye aynı eski Batı tepkisini vermeye geri döndük: İsrail için iyiyse dünya için de iyi olmalı; eğer bu İsrail'e yardımcı oluyorsa, o zaman Filistin'in onuru ve toprağı pahasına ilan edilecek yeni bir tarihi "barış" demektir.
 
The New York Times'ın İmparatorluk Elçisi, eski dostum Tom Friedman uzun vadedeki oyunu her zamanki gibi İsrailliler için kullandı. Körfez'deki Arap Devletleri "onun zevkine göre bir devlet" için ısrarcı olmayı sürdürmektense barış yapmaya hazır olduğuna göre Filistin liderliğinin de müzakere masasına "mecbur bırakılabileceğini" duyurdu.
 
Tüm ayrıntılarından elbette hâlâ bihaber olduğumuz son Arap-İsrail anlaşmaları "jeopolitik bir deprem" ve (Trump'tan alıntılamak gerekirse) "yeni bir soluk olmayı" da geçip "büyük bir atılım" oldu. Hatta bir noktada Friedman, Türkiye'yi "İran'ın vekili" olarak tanımlamayı bile başardı ki bu saçmalık. Diğer New York Times yazarları da "ileriye doğru devasa bir adımdan" ve "olağanüstü bir zaferden" bahsetti. Ortadoğu'daki Sünni Müslüman-Şii Müslüman çatışmasını daha da şiddetlendirmek ve Filistinlileri ihmal etmek isteyenler için bu kesinlikle bir zafer.
 
Genelde bölgesel barışın daha ılımlı bir sözcüsü olan The Washington Post'tan David Ignatius bile bu maskaralıkları "Ortadoğu'da istikrara yönelik bir yapı taşı" diye adlandırmayı başardı.
 
Bu aynı eski hikaye. İki Arap ülkesi (itiraf edilmeli ki bunlardan biri Durham Kasabası'nın dörtte biri büyüklüğünde ama hükümdarına "Majesteleri Bahreyn Kralı" diye hitap etmek gerekiyor), İsrail'in işgal altında bulunan Arap topraklarındaki sömürge projesinin belirsiz bir süre boyunca erteleneceğine dair müphemlikten öteye geçemeyen vaat karşılığında barış sözü verdi. Bir diğer Ortadoğu "uzmanının" bildirdiği kadarıyla bu, eski "barış için toprak" sloganı yerine "barış için barış" sloganıydı.
 
Emin olun öyledir. Filistinliler topraklarını kaybetmeye devam ederken Körfez prensleri ve onların valileri, ne pahasına olursa olsun (ki kesinlikle Filistinlilerin mülkü pahasına) İsrail'in barışla mükafatlandırılmasını sağlayacak. Dolayısıyla, Binyamin Netanyahu tüm bunları "tarihin en önemli noktalarından biri" diye tanımlarken bir bakıma haklıydı. Barış ve güvenlik karşılığında işgal ettiği toprakları geri vermek yerine (BM Güvenlik Konseyi'nin 242 sayılı kararının temeli) İsrail, Batı Şeria'nın ilhakının geçici olarak gerçekleşmemesi konusunda anlaştı. Başka bir deyişle bu, halihazırda yasadışı bir şekilde Filistinlilerden ele geçirilen topraklar üzerinde (en azından şimdilik) hak iddia etmemek karşılığında barış demekti.
 
Bahreyn ve Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) dışişleri bakanlarının Netanyahu ve Trump'ın iki yanında Batılı gösterişli kıyafetleri içinde durmalarını izlerken (hiçbir Arap hükümdarının Washington'a gelmeyi tercih etmediğini not düşmemiz gerekir) tüm dünya için doğu kıyısından iş insanları gibi görünüyorlardı ki bir şekilde sanırım öyleydiler. İsrail'in endüstriyel inovasyonlarıyla birleşen nakit Körfez parası güçlü bir ticari argüman oluşturuyor. Bu dönemde merhum Edward Said'in kuşkuculuğunun ve doğruculuğunun özlemini kesinlikle tekrar duymalıyız. İki devletli Filistin barışına dair sadece bir tane sefil gönderme yapan Bahreyn Dışişleri Bakanı Abdüllatif bin Raşid el Zeyani'nin sözlerine ("gerçekten tarihi bir fırsat", "tarihi bir adım", "Ortadoğu'nun tüm halkları için umut ve fırsat anı") verdiği cevabı yalnızca hayal edebiliyorum.
 
El Zeyani için çok daha önemli olan "Bahreyn'in yüzlerce yıllık bir arada yaşama ve uyum ruhunu koruyan, kurumsallaştıran ve güçlendiren Majesteleri Kral Hamed bin İsa el Halife'nin vizyonu, cesareti ve bağlılığı" idi. İnsan merak ediyor: Bu, ülkesinde çoğunluktaki Şii sivillerin on binlercesinin isyanını 2011'de acımasızca bastıran ve olaya dair kendi Sünni hükümetinin yaptığı soruşturmada gözaltında işkence ve ölümlerin kayda geçtiği Kral Hamed'le aynı kişi mi? Britanya ve ABD kesin bir şekilde (hem ABD'nin beşinci filosuna hem de kraliyet donanmasına ev sahipliği yapan) kralın yanındayken Suudi ve Emirlik birlikleri de daha sonra majestelerinin uyum içindeki düzenini sağlamasına yardımcı olmak için adaya ulaştı. Söylemeye gerek yok ki Mısır, Libya, Suriye, Yemen ve diğer bölgesel devrimlerle aynı zamana denk gelen kitlesel ayaklanmadan İranlılar sorumlu tutuldu.
 
Üstelik bu, İslam Cumhuriyeti'nin halihazırdaki araf durumu olmaya devam ediyor. Çünkü yeni "barış" İran'ın "toksik" tehdidine (bu sıfat eski Bahreyn dışişleri bakanına ait) karşı acınası yeni bir siper olarak görülmekle kalmıyor, aynı zamanda Filistinliler de medyanın barış için verdiği savaşta siliniyor.
 
Körfez hazinesiyle İsrail'in gücü arasındaki yeni ittifakın bildirilmesiyle ilgili en dikkat çekici nokta, Filistinlilerin artık davacı olarak görülmemesiydi. Tüm karmaşaya itiraz ediyor ve dolayısıyla barışa da açıkça karşı çıkıyorlardı. Bahreyn'in "barış için barış" sloganında BAE'yi takip etmesine duydukları tiksinti ve ihanet hissini ifade ederek mülksüzler yerine şikayet edenler, kurbanlar yerine oyun bozucular haline geldiler. Friedman'ın sözlerini tekrarlamak gerekirse, Filistin liderliği artık "kendi zevkine göre bir devlet" için, yani orijinal Oslo Anlaşması'nda hayal edildiği gibi bitişik sınırlara ve egemenliğe sahip olan gerçek anlamda bağımsız bir devlet için diretemezdi.
 
Ne var ki bu devlete ulaşmak için Filistinliler artık İsrail'in Batı Şeria'nın bazı kısımlarını ilhak etmemeye dair BAE'ye verdiği kısmi vaade (ki bu bir vaat değil) ve görünüşe göre Bahreyn'e de hiç vermediği vaade güvenmek zorunda. Çünkü Emirlikler'in Dışişleri Bakanı Abdüllatif bin Zayid el Nahyan, Washington'da konuşurken Filistinlilerden bahsetmedi bile. Aslına bakılırsa sözlerinin kısa sonuç kısmında "Filistin" kelimesi yoktu. Aynı şekilde Emirlikleri'in Afrika Boynuzu, Libya ya da Yemen'deki emperyal hırslarından da bahsedilmedi.
 
Tüm bu İbrahimi hurafelerin, Trump'ın 2017'de Suriye'de Beşşar Esad'ı "saf dışı bırakmayı" planladığına ve Dışişleri Bakanı General James "Çılgın Köpek" Mattis tarafından caydırıldığına dair Fox News'teki son saçmalığıyla (Beyaz Saray imza töreninin hemen öncesinde) karıştırılması garip. Sadece Esad'ın bunu Trump için söylediğini, vahşi arzusunun sırf Suriye Dışişleri Bakanı Muallim'in müdahalesiyle dizginlendiğini hayal edin. Manşeti şimdiden yazabilirsiniz: "Esad'ın Başkan'ı öldürmekle tehdit etmesinin ardından ABD terör alarmı verdi".
 
Ama neyse, şimdi seçim yılındayız. Bu Trump için, İbrahim Peygamber için, Tom Friedman için ve Bahreyn Kralı için iyi. İsrail için de iyi. Bu nedenle, Trump'ın "yeni bir Ortadoğu'nun şafağı" ilanının güçlülerin takdirini kazanması şaşırtıcı değil.
 
Trump, "Tarihin akışını değiştirmek için buradayız" dedi ki bu tarihe ve şafağın rengine bağlı olarak pekala doğru olabilir. Ama emperyal habercilerin bu meseleleri Trump'ın dış politika "zaferi" diye övdüğünü görünce başınızın belada olduğunu anlıyorsunuz. En azından Filistinliler kesinlikle anlıyor.
 
Robert Fisk
 

independent.co.uk

Independent Türkçe için çeviren: Ata Türkoğlu

 

*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve 7Sabah'ın editöryal politikasını yansıtmayabilir.