Röportaj/Söyleşi ‘Üç Y’ ile mücadele edeceğiz dediler, dördüncüyü eklediler: Yalan



ID:63939
Yayınlanma:
05 Eki 20

Türkiye, yine çok tartışılacak kararların verildiği bir hafta yaşadı. 17 HDP’li tutuklandı. Kars Belediyesi’ne kayyım atandı. Süleyman Soylu’nun başlattığı Anayasa Mahkemesi tartışmasını Devlet Bahçeli bir adım ileriye götürdü, “AYM’yi kapatalım” dedi. İçişleri Bakanlığı koronavirüs önlemleri kapsamında meslek kuruluşlarının etkinliklerini 1 Aralık’a kadar erteledi. YSK baroların genel kurullarını yapamayacağına, ancak siyasi partilerin kongrelerini toplayabileceğine karar verdi. Üstüne Cumhurbaşkanı konuştu, “Hukukun üstünlüğü yerine üstünlerin hukukunun yürürlükte olduğu dönemler artık geride kalmıştır” dedi.

Tartışmalar “hukuk” ekseninde alevlenince bize de Türkiye’nin hukuk duayenlerinden birine, Yargıtay Onursal Cumhuriyet Başsavcısı Sabih Kanadoğlu’na sormak kaldı. Kanadoğlu,  "Hukukun üstünlüğü sona erdi, üstünlerin hukuku asıl şimdi başladı. Anayasal devlet değil, anayasalı devlet olduk. Yapılmak istenen, Anayasa Mahkemesi’nde görülmekte olan davalarda kendi arzularına uygun bir karar çıkarabilmek için bir gözdağı vermek, tehdit etmektir" dedi. 

-  Cumhurbaşkanı geçen gün “Hukukun üstünlüğü yerine üstünlerin hukukunun yürürlükte olduğu dönemler artık geride kalmıştır” dedi. Duayen bir hukukçu olarak katılır mısınız?

Tersini düşünürüm. Aslında “hukukun üstünlüğü sona erdi, üstünlerin hukuku şimdi başladı” desek daha doğru olurdu. 

- Size böyle düşündüren sebep?

Her şeyden önce anayasayı korumakla görevli Anayasa Mahkemesi’nin neredeyse gereksiz görülmek istendiği bir döneme girdik. Türkiye, anayasasını uygulayan anayasal bir devlet olma iddiasındayken, anayasası olan ama uygulanmayan, birbiriyle çelişik hükümlerle hukuk devleti olduğu iddiasını ileri süremeyecek hale gelmiştir. Yani anayasal devlet değil, anayasalı devlet olduk. Zaten tek adam rejimi kurulduktan sonra ortada ne denge ne denetim kaldı. Bu yüzden sayın Cumhurbaşkanı’nın söylediğinin tam tersinin gerçekleştiğini düşünüyorum. 

-  Hukuk üzerindeki tartışmalar siyaseten artarak sürüyor. Önce İçişleri Bakanı Soylu, yüksek yargıçları hedef aldı, ardından MHP Genel Başkanı Bahçeli’nin “AYM yeni baştan yapılandırılmalı” sözleri gündeme geldi. AYM niçin siyaseten bağımsız olmalı, bize anlatır mısınız?

Tarihten örnek almak lazım. Türkiye, 1946’da çok partili siyasi hayata girdi. Eğer anayasayı çağdaş ve uygar bir anayasa haline getirmezseniz, o anayasayı koruyacak kurumları da yerleştirmezseniz ortaya çıkacak manzara tıpkı 27 Mayıs 1960’taki gibi olur. 

- Açar mısınız?

Eğer, 1946’da çok partili siyasi hayata girerken anayasayı koruyacak, çıkacak yasaların anayasaya uygunluğunu irdeleyecek, tartışacak ve sonuca bağlayacak bir Anayasa Mahkemesi olsaydı Kırşehir ilden ilçeye dönüştürülemez, Tahkikat Komisyonu kurulsa dahi iptal edilir ve herhangi bir askeri müdahale yapılamazdı. Yani anayasayı korumak, gerçekte çağdaş ve uygar bir demokrasiyi korumak anlamına gelir. 1936’da Karl Loewenstein adlı bir Alman hukukçusu “Anayasayı savunacak, demokrasiyi koruyacak önlemler alınmaz ise o ülkede demokrasiyi gerçekleştirmek mümkün değildir” dedi. Bu görüş, zaten 2. Dünya Savaşı’ndan sonra bütün anayasalara egemen olan demokrasi ve anayasayı koruma kurumlarının yerleşmesine yol açtı. Biz Türkiye’de bu önlemi alma yoluna gittik. Gerek BM İnsan Hakları Beyannamesi’nin 30. maddesi, gerek Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 17. maddesi anayasaları koruma hükümlerini taşıyordu. Bizim anayasada da bu hüküm vardı. Şimdi eğer geldiğimiz noktada Anayasa Mahkemesi’nin gereksiz olduğunu, ortadan kaldırılması istemini ortaya koyarsak tek adam rejimini kalıcı bir tek adam rejimi haline getirme arzusunu da ortaya koyarız. Demokrasiye bu şekildeki düşüncelerle varmak mümkün değil. Tek adam rejimi mucidinin, “Hukuka uyduramadık, o halde hukuku buna uyduralım” demesi üzerine geldiğimiz nokta bu. 

- Anayasa Mahkemesi’ni ortadan kaldırmak mümkün müdür öyle?

Anayasa Mahkemesi’ni ortadan kaldırarak yola devam etme arzusu açığa çıkmakla beraber gerçekleşmeyecek bir istemdir. İstedikleri gibi Anayasa Mahkemesi’ni ortadan kaldırmak veya kendi istedikleri gibi tek adamın arzusunu onaylayan bir merci haline getirmek anayasa değişikliğini gerçekleştirecek güce bağlıdır. Şu anda bir anayasa değişikliği yapma olanakları yok. Anayasa değişikliği için 200 oyu bulurlar, ama bunun halkoylamasına götürülebilmesi için 360’ı elde edemezler. 400’ü yani 3’te 2’yi hiç bulamazlar. Tabii bunu halkoylamasına götürme cesaretleri de yoktur. Yapılmak istenen, Anayasa Mahkemesi’nde görülmekte olan davalarda kendi arzularına uygun bir karar çıkarabilmek için bir gözdağı vermek, tehdit etmektir. 

- Siz darbelerden bahsetmişken.. Hatırlarsınız: Anayasa Mahkemesi’ni “darbe dönemi ürünü” ve “eski sistemden kalmış küflü prangalardan biri” diye de nitelediler… 60 yıl sonra 27 Mayıs darbesinin üzerinden AYM’yi kötülemek doğru mu?

Herhangi bir mahkemeyi eleştirmek gayet doğaldır, ama onu kötüleyerek, tehdit ederek, gözdağı vererek bir sonuca gitmeye çalışmak zaten demokrasiyi özümsememek demektir. Böyle bir özümseme olsa ne böyle bir talep yapılabilir ne de kamuoyuna açıklanarak bir gözdağı haline getirilebilir. Türkiye’nin sıkıntısı bu olsa gerek. Demokrasi diye yola çıkıp, tramvayda “Yolun sonuna geldik, ben iniyorum” demekle aynı anlamdadır. 

- Siz mümkün olmadığını söylüyorsunuz ama diyelim ki Bahçeli’nin istediği oldu, Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemiyle çelişmeyecek bir Yüce Mahkeme, yani ‘Divan-ı Âli’ kuruldu… Sonrasında karşımıza nasıl bir fotoğraf çıkar? 

Bu fotoğraf şu anda da görülüyor. Bugün Türkiye, ister kurumlar ister düşünce bazında zaten demokratik bir ülke değil. Bakınız, anayasasında laik, demokratik, sosyal bir hukuk devleti yazar. Kâğıt üzerinde bu doğrudur. Ama gerçeğe bakarsanız, Türkiye Cumhuriyeti bugün laik değildir, demokratik değildir, sosyal bir devlet değildir, hukuk devleti zaten yoktur, çünkü yargısı bağımsız olmayan bir ülkede hukuk devletinden bahsetmek insan aklıyla alay etmektir. Ayrıca kuvvetler ayrılığını anayasasında muhafaza eden, ama buna mukabil yasamayı işlevsiz hale getiren, yargıyı kendisine bağlayan bir “tek adam rejimi” var. Buna isterseniz “patronlu rejim”, isterseniz “tek adam rejimi”, isterseniz “ucube rejim” deyin, ki ucubedir. Neden ucubedir? Çünkü başkanlık sistemi değildir, yarı başkanlık hiç değildir. Dünyanın hiçbir çağdaş ve demokratik ülkesinde böyle bir sisteme rastlamazsınız. 

- Adli yıl açılışlarında gözümüz kulağımız siyasetçilerde, hukukçularda olurdu, çünkü mutlaka yargının bağımsızlığı konusu gündeme gelirdi. İçişleri Bakanı Süleyman Soylu ile AYM Başkanı arasındaki söz düellosunu düşünürsek bir süredir sanki polemiklerin üslubu da değişti…

Üslup üzerinde durmayacağım. Böyle bir üsluba hiçbir demokratik ülkede rastlamak mümkün değil. Bugün bir fotoğrafı göz önüne getirelim: Meclis açılıyor. Milli iradenin tecelligâhı denilen yere partili cumhurbaşkanının büyük posteri asılıyor. Yani şöyle düşünelim: Almanya’da Bundestag’da Merkel’in, İngiltere’de parlamentoda Boris Johnson’ın posterini assanız, sabah uyanan İngiliz ve Alman halkı ne der? Ancak buna cesaret edemeyenlerin ortaya çıktığı bir ortamda demokrasiden bahsedilebilir. Hele hele tarafsız olacağına yemin eden bir partili cumhurbaşkanı zaten en büyük çelişkidir. Partili cumhurbaşkanı, partili başkomutan ve anayasaya göre tarafsız olması gereken bir cumhurbaşkanı… Bu çelişkiler içerisinde demokrasiden bahsetmek, dediğim gibi insanın aklıyla alay etmekten başka şey değildir. Anayasa Mahkemesi Başkanı’na yönelik sözlere gelince… Anayasa Mahkemesi Almanya’da da var, Fransa’da, Amerika’da da… Siz Amerika’da herhangi bir başkanın oradaki federal mahkeme başkanıyla bu şekilde bir tartışmaya girebileceğini düşünebiliyor musunuz? Amerikan Federal Mahkemesi’nin verdiği bir karar üzerine Trump’ın bu şekilde konuşması mümkün değildir… 

- Mümkün değildir derken… yasal olarak mı değildir?

Dediğim gibi üslubu konuşmuyorum bile, üslup demokrasi anlayışının sonucudur. Yani herhangi bir şekilde bir kararı eleştirmek başka bir şeydir, “cesaretin varsa bisikletle sokağa çık” demek başka bir şeydir. Demokrasideki düzeyimizin aslında üslup seviyemizle aynı orantıda olduğu ortaya çıkıyor. İşin kötü tarafı bu. Toplum şunu bilmelidir: Demokrasi bir kurallar rejimidir. Eğer o kurallara riayet etmiyorsanız ve kurumları birbiriyle çatıştırarak veya aşağılayarak, küçülterek, yok ederek  demokratik ülke haline gelmeniz mümkün değildir. Şu anda Türkiye’de bu şekildeki konuşmaların bir tek gayesi var: Safları sıklaştıralım. Tam bir ayrışmaya gidelim, bir düşman yaratalım. Bu düşman isterse Anayasa Mahkemesi olsun. Kurumları yok etmeye kalktığınız anda, ortaya çıkan Türkiye’deki durumdur. Bugün yasama işlevsiz haldedir. Yargı zaten bağımlı hale gelmiştir. Tek adam rejimi kurulmuştur. Kurumlar ortadan kalkmışsa, demokrasi yoksa, “Her türlü irade bende toplanmış, ben bu ülkenin demokratik cumhurbaşkanıyım yahut yürütmenin erkiyim” derseniz inandırıcı olmaz. 

BAROLARI ELE GEÇİRME POLİTİKASI

- AYM ile ilgili söyledikleri gibi bir tasarruf yapamayacaklarını belirtirken “Amaç gözdağı vermek” dediniz. AYM, “çoklu baro düzenlemesinin iptali” talebini reddetti. Muhalefet AYM’nin kararı siyasi baskı altında aldığı iddiasında. Şunu sormak istiyorum: İktidar bu noktada hedefine ulaşmış mı oluyor? 

Kesinlikle, amaçladığı buydu. Bunu sağladı demektir. Aslında anayasaya baktığımızda, bir “hukuk devleti“ dediğimizde 2. maddeye gideriz. O 2. maddenin ötesinde, 10. maddede bir eşitlik hükmü vardır. Bunun üzerine kurulmuş olan kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşları vardır. Bunları 2, 10 ve 135. madde olarak ele aldığımız zaman zaten alınan çoklu baro kararının gerçekte hangi amaçla yapıldığını ve barolar ile barolar birliğini ele geçirme politikasının sonucu olduğunu görmek çok kolay. Bu sağlandı. Gerçekte anayasaya aykırı olduğuna yüzde yüz inandığım bir konuda Anayasa Mahkemesi böyle bir karar verdi. Acı tarafı şu: Gözdağından sonra böyle bir karar alınıyorsa mahkemenin kararıyla ilgili kuşkuya kapılmanız zaten doğal. Evvela bir bakanın, sonra da tek adam rejiminin mucidi ve koruyucusu olan zatın tavrı sonuca ulaştı. Bundan sonra tehlike, Anayasa Mahkemesi’nin vereceği her karar öyle ya da böyle, ikiye ayrılmış toplum tarafından tartışılacaktır. Kararlara kuşkuyla bakıldığı bir yerde hukuk istikrarı ve hukuka güven kalmayacaktır. 

- İçişleri Bakanlığı koronavirüs önlemleri kapsamında sivil toplum kuruluşları, kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşları ile üst kuruluşların etkinliklerini 1 Aralık’a kadar erteledi. YSK ise baroların genel kurullarını yapamayacağına, ancak siyasi partilerin kongrelerini toplayabileceğine karar verdi. Genelgeler, yasaların üzerine mi çıkıyor?

Nereye baksanız bu yanlışlığı göreceksiniz. Sağlık Bakanlığı’nın vaka ve hasta ayrımıyla doğruyu halktan sakladığı, bunu ülke çıkarına bağladığı bir durumla karşı karşıyayız. Bu, halka karşı yapılan büyük bir ihanettir. Böyle bir durumda siz “Siyasi partiler kongrelerini yapabilir ama meslek kuruluşları yapamaz” dediğiniz zaman aklınıza ilk gelen şey, iki ay sonra yapılması gereken Barolar Birliği seçimi olacaktır. Aslında deveye sormuşlar, “neren eğri” diye, “nerem doğru” demiş, hesap buna geliyor. Hangi konuda olursa olsun, çağdaş ve uygar bir demokraside olmaması gereken her olayı Türkiye’de bulabilirsiniz. 

SİYASİ BİR EYLEM GİBİ

- HDP’ye yönelik tutuklamalara bakalım… Örneğin HDP Sözcüsü, “Tutuklama kararlarının o adliye binalarında alınmadığını biliyoruz” diye açıklama yapıyor. Kobani olaylarının üzerinden altı yıl geçtikten sonra yapılan operasyonlar hukuksal mı, siyasal mı size göre?

Kars Belediye Başkanı gözaltına alındıktan sonra bir açıklama yaptı, “Ben bu görevden istifa edeceğim” dedi. Mevcut mevzuata göre orada yeniden meclis tarafından seçilecek bir başkan olması gerekir. Böylece kayyım tayini önlenmiş hale gelir. Bu açıklamadan sonra eşbaşkan olarak bir diğerinin gözaltına alınıp, ardından kayyım tayini olayın hangi boyutta olduğunu kanıtlayacaktır herhalde. Dosyadaki durumu bilmiyorum, onun için bunun hakkında hukuki bir değerlendirme yapamam. Ancak şunu söyleyebilirim: O tarihte yine Ayhan Bilgen hakkında yapılan bir soruşturma var. Bir mahkûumiyet, tutukluluk ve Anayasa Mahkemesi’nin hak ihlali kararı var. Tahliyesi var… Tazminat ödenmesi var. Bu durumda yeni bir delili ortaya koymadan tekrar aynı biçimde hareket etmek... Dediğim gibi dosyayı bilmediğim için hukuki yönden fikir yürütemem ama görüntü, bunun tamamen siyasi bir eylem olduğunu ortaya koyuyor. 

AYNI SAKIZI DEVAMLI ÇİĞNEMEK!

- MHP lideri Bahçeli, Türkiye’de idam cezasını yeniden yasalaştırmayı talep etti. Meclis’in açılışında Cumhurbaşkanı, “Meclis’te karar çıkarsa ben bunu onaylarım” dedi. Aynı idam tartışmaları ısıtılıp ısıtılıp önümüze getiriliyor… 

Aynı sakızı devamlı çiğneme olarak düşünürüm. Yani “Benim artık, çağdaş demokrasinin içinde yerim yok. Avrupa Konseyi’nde olsam ne olur, olmasam ne olur” düşüncesine sahip iseler bu yapılabilir elbet. Tabii burada birçok sorun var. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin ek protokolünü düşünün. O ek protokole imza atmışsınız. Şimdi “Vay efendim ben bunu getireceğim...” E, getirebilirseniz buyrun getirin. Getirirseniz bunun sonucunu halka anlatmak zorundasınız. Gerçekten fevkalade kötü olayların istismarıyla halkı oyalamaktan başka hiçbir sonuç getirmeyecek. “3 Y”, yasaklar, yolsuzluk ve yoksullukla mücadele edeceğiz diye yola çıkanlar, üstüne bir de dördüncü Y’yi eklediler: Yalan… İdam tartışması, yalanı politikanın ana temeli yapan siyasi iktidarın devamlı ağzında sakız ettiği olaydan ibarettir.Cumhuriyet