Görüş ve Düşünce Komşuluk erdeminin modeli / Türkiye ile İran'ın ilişkileri ve İslam dünyasının salahiyeti...



ID:64479
Yayınlanma:
14 Eki 20

Bir dönem Türkiye'de de Büyükelçilik yapan İran İslam Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığı Siyasi ve Uluslararası Araştırmalar Merkezi üyesi Ali Rıza Bigdeli, Türkiye-İran ve İslam dünyası ile ilişkilerinin önemine dikkat çeken bir makale kaleme aldı.

Türkiye halkına, gündelik hayatının ayrılmaz bir parçası olan tarihten örnek vermek zor bir iş değil. 19. ve 20. asırlar baştan başa İngiltere, Amerika ve sair ülkelerin Osmanlı (daha sonra Türkiye), İran ve Müslümanların çıkarları aleyhinde yürüttükleri şeytani plan ve girişimleri örnekleri ile doludur. Onların tutum ve davranış tarzı tekrardan ibarettir. İkinci dünya savaşında Almanya liderliğindeki “Mihver Gücü” Sovyetlere saldırdığında “Müttefikler” Bolşevik Rusya’ya yardım için hiçbir çabayı esirgemedi. Ancak, Yalta Konferansı’ndan ve savaş sona erdikten sadece birkaç ay sonra, Sovyetler ve Amerika iki düşmana dönüştü ve aralarında soğuk savaş dönemi başladı. Bu dönem ancak Sovyetlerin dağılmasıyla son buldu.

ABD VE İSRAİL’İN TAVRI

Bugün yaşanan gelişmelerin İran, Türkiye ve bölgenin geleceğini belirleyeceğine dair sözler işitiyoruz. Bugün Amerika ve İsrail’in bölgemizde yaptıklarına bakılırsa, komşular arasında ayrılık çıkarma, karşıtlık yaratmave onları bu vaziyette kendi haline bırakmanın halihazırda icra edilenve uzun vadede sonuçları olacak bir proje olduğu görülecektir. Maalesef gerici devletler de bu zeminde oynamaktadır.

Osmanlı, 1910 yılından itibaren, Kuzey Afrika ve ardından Balkanlar, Doğu Anadolu ve Kafkasya’daki çatışmalarla dağıldı. Üzerinden bir asır geçmesine rağmen bu olay, Türkiye’nin iç ve dış politikası, bölge ve İslam dünyasının önemli bir bölümünde hala etkisini ve ağırlığını hissettirmektedir. Bununla birlikte Türkiye, Refah Partisi ve Adalet ve Kalkınma Partisi dönemlerinde komşularla sorunların minimize edilmesi ve bölgesel entegrasyon yolunda eşine az rastlanan deneyimler ortaya koymuşsa da, bugün bunlardan uzaklaşmakta olduğumuzu üzüntüyle söylemeliyiz.

BATI ASYA’DA BİRLİKTE YAŞAMA

Türkiye ve Suriye’nin, sınırlarının saydamlık noktasına kadar ilerleyen ve Batı Asya bölgesinde komşuluk siyasetinin örnek bir modelini oluşturan entegrasyonu -öyle ki bu modelden Müslümanların egemenlik kabiliyetinin göstergesi olarak bahsediliyordu-ticaret hacmi 23 Milyar Dolar seviyesini görerek rekor kıran Türkiye-İran arasındaki emsalsiz ilişkiler ve Türkiye’nin Irak ve diğer civar ülkeler ile olan kapsamlı işbirliği, Türkiye’nin komşuluk ilişkilerinde kendinde barındırdığı gizli kapasitelere sahip olduğunu gösterdi. Bu kapasite Türkiye halkının mutluluk ve refahınınyanı sıra Batı Asya’da birlikte yaşam ümidini güçlendirdi.

KOMŞULARLA İLİŞKİLER

Dış politika komşudan başlar. Ancak komşu olmak tek başına meziyet değildir. Dış politikada birçok felaket komşular arasında çıkıyor. Nitekim bunun örneklerini bugün Kafkasya ve Doğu Akdeniz’de görüyoruz. Coğrafi ayrıcalık ve meziyet, ancak komşuluğun önemli bir erdem ve fazilete dönüştüğü zaman dış politikanın başarıya doğru ilerlemesine ve karşılıklı çıkarlara hizmet etmektedir. Komşuluk, tehditleri fırsata çeviren normatif bir yaklaşımdır. Refah ve AK Parti hükümetleri hüsnüniyet ile bölge ülkelerine yöneldikleri andan itibaren, Türkiye’nin iç ve dış politikasında göz kamaştırıcı modeller sunmada hükümet ve parti olarak başarı oldular. Ne var ki Arap ülkelerinde, özellikle de Libya, Mısır ve Suriye’deki gelişmeler, komşular arasında komşuluk siyasetinin canlılık ve etkinliğini yitirmesine yol açarken, aynı zamanda onları komşuluk kapasitelerinden yararlanma fırsatının azaldığı bir yola sevk etti.

SURİYE DOĞU AKDENİZ’DE STRATEJİK ÜLKE

Suriye Doğu Akdeniz’de stratejik bir ülke. Bu ülke İran’ın arabuluculuğu ile yapılan 1998 Adana Mutabakatı gereğince Türkiye ile karşılıklı her türlü güvenlik gerilimini aşmak için gerekli güvenceleri vermiştir. Irak sıkıntı ve zorluk çekmiş bir ülke, ama iyi komşuluk ilişkilerine ilgi duymakta ve bölgesel kapasitelerden yararlanma eğilimindedir. İran her fırsatta Türkiye’nin bölgede ve İslam dünyasındaki önemli rolünü dile getirmiş, bu ülkenin güvenlik ve istikrarını Müslümanların ihtiyaç duyduğu düzenin bir parçası saymıştır. İran, İran-Türkiye-Suriye-Irak dörtlü projesi çerçevesinde bölgesel entegrasyonun, Ege Denizi’nden Hint Yarımadası’na kadar uzanan geniş bir yelpazede önemli bir güvenlik yapısı oluşturabileceğine inanıyor. Bu kendi çapında Merhum Necmettin Erbakan’ın D-8 Toplantısı çerçevesinde İslami vahdet konusundaki düşüncesinde var olan şeyin bir parçası olabilir. Bu, bizlere jeopolitik ortak yaşam kabiliyeti ve karşılıklı güvenli çevre yönetimi imkanını sağlayan 500 yıllık komşuluk deneyiminin bir sonucudur. Ancak biliyoruz ki bizlerin kötülüğünü isteyenler de ayrılık çıkarmak için gerekli tecrübeye ve bu işte uzun zaman bekleme gücüne sahipler.

İŞBİRLİĞİMİZ ÖNEMLİ

Bizim avantajımız, zamanında ve ortaklaşa kullanıldığında bölgenin ve İslam dünyasının ve ardından önümüzdeki uluslararası düzenin güvenlik yapısına etki eden fırsatlara sahip olmamızdır. Dolayısıyla temeli 2000’li yıllarda atılmaya başlayan ve işbirliği, sinerji ve etkileşim ile sürdürülegelen bir siyaset, Suriye, Irak, Mısır, Libya ve Kafkasya’da rekabet ve bazen karşıtlık/ters düşme bahanesiyle hızını kesmemeli veya duraksamamalıdır. Eğer İran, DAİŞ’in Irak’taki katliamları ve sonrasında İdlib’deki kanlı gelişmeler sırasında ve Kafkasya’da facianın eşiğine gelinen bugün de Türkiye-Irak ve Türkiye–Suriye arasında doğrudan diyaloğun zaruretine ve şu an Kafkasya’da İran-Türkiye işbirliğine vurgu yapıyorsa, bu sözünü ettiğimiz etkileşim mantığına dayanmaktadır. Kafkasya’daki son gelişmelerde komşuluk fırsatlarından gerektiği şekilde yararlanılmamıştır. Dünyanın doğusu ve batısından çeşitli taraflar arasında birçok görüşme yapılmış ancakbu müzakereler komşuların yani asıl tarafların Kafkasya’daki gelişmelere ilişkin istişarelerinden yoksun kalmıştır. Oysaki iki ülke liderinin çabasıyla Kafkas konularında sinerji yaratmak için İran-Türkiye-Azerbaycan üçlü toplantıları ve Astana İnisiyatifi çerçevesinde gerekli inisiyatif oluşturulmuş ve birçok toplantı gerçekleştirilmiştir. Şimdilik bu önemli konu daha çok basın ve sosyal medyada perdelenmektedir.

MÜSLÜMAN ÜLKELER ARASINDAKİ ÇATLAK

Sevindirici bir durum, içinde bulunduğumuz yüzyılın başında İslam dünyasındaki gelişmelerin Siyonist çevrelerin ön gördüğünün aksi yönde ilerlemesi ve İslam’ın Müslüman ülkelerin siyaset ve yönetiminde ve de uluslararası düzende konumunu güçlendirmesidir. Her ne kadar ilahi vaade dayalı bu süreç devam edecekse de zirveye tırmanma, sebat ve huzura kavuşma yolunun zorluklarla dolu olduğu malumdur. Buna rağmen Müslümanların bugün içinde bulunduğu vaziyet on yıl öncesi ile karşılaştırıldığında eleştirilecek bir noktada. Müslüman ülkeler arasındaki çatlak, kardeşlik, işbirliği ve bir çok kalkınma fırsatlarını elimizden almış ve Siyonizm’i Müslümanlar aleyhinde pervasızca adımlar atmaya teşvik etmiştir. Bu durumun esef verici örneği, Beyt’ül Mukaddes, Gazze, Lübnan ve Suriye aleyhindeki komplolarda ve BAE ile ilişki kurma gösterisinde görülmektedir. Müslüman ülkeler arasında komşuluk siyasetinin güçlendirilmesi iç ve dış politikada durum ve şartlarımızın iyileşmesine önemli katkı sağlayabilir.

SADABAD VE BAĞDAT PAKTLARI

Türkiye’de İran İslam Cumhuriyeti Büyükelçisi olarak görev yaptığım dönemde, bu ülkenin üst düzey makamları ve seçkin şahsiyetlerinin İran-Türkiye işbirliğinden sürekli olarak Batı Asya’da entegrasyonun itici gücü olarak bahsetmeleri hala hatırımdadır. Onlar bu durumu Avrupa Birliği’nin ana yapısını teşkil eden Avrupa Kömür ve Çelik Birliği’ni oluşturmada Almanya ve Fransa’nın işbirliğine benzetiyorlardı. Ben ise hep Batının 20. yüzyılın ilk yarısında Sovyetlere karşı koymak için İran ve Türkiye’nin entegrasyonundan yaralanma çabalarına dair örnekler veriyordum. Sadabad ve Bağdat paktları, batılı politikacıların bizim uluslararası düzende sahip olduğumuz büyük entegrasyon kapasitemize olan inancına tanıklık etmektedir.

KAPASİTELERİMİZEN YETERİ KADAR YARARLANAMIYORUZ

Ancak bizler kendimizdeki bu yetenek ve kapasiteden yeteri kadar yararlanmış değiliz. İki ülke makamlarının ve çok sayıda aktivistin ekonomi, bilim ve kültür alanlarında ortak bir adım atma yolundaki çabalarının dış güçlerin zalimce yaptırım engelleri ile karşı karşıya olduğu ve buyönde  güçlükle yol alabildiği bir zamanda, maalesef bir köşe yazarının bir baş makale ileve hayal dünyasında tehditler savurup başka ülkenin köşe yazarlarını hayal ürünü olan karşı saldırı ve güç gösterisi için örgütleyebildiğini görüyoruz. Belki şu an medyanın kamuoyunu yönlendirmesinin önüne geçilemeyebilir; ama iki ülkenin geleceğini düşünen, akıl ve insaf sahipleri de medyada varlıklarını artırmalıve çıkarlarımızın teminatı olan aydınlık geleceğimizin tablosunu tozlardan arındırmalıdırlar. Halihazırda iki ülke arasındaki etkileşim ve diyalog süreçlerinin siyaseten ve fikren desteklenmesine oldukça ihtiyaç var.

BİRLİKTE ZENGİNLEŞİRİZ

İki ülke ilişkilerini sevenler, insaf sahibi iş adamları, diplomatlar ve politikacılar geçtiğimiz iki on yılda İran-Türkiye ilişkilerinde göz kamaştırıcı gelişmelere göz atarlarsa, iki ülkenin birlikte daha zengin, daha güçlü ve daha değerli yaşam sürebileceğini teyit edip doğrulayacaklardır. Yine göreceklerdir ki iki ülke halkının kendi devletlerinden isteği işbirliği ve etkileşim, rekabeti azaltmak ve karşıtlıktan kaçınmak olmuştur ve olmaktadır. Açıktır ki günümüz uluslararası düzeninde böyle bir yolda yürümek kolay olmayacaktır. Nasıl ailelerde ve ulus devletlerde iç uyumsuzluklar varsa, civar ülkeler de komşuluk erdemine ulaşmada sorunlarla karşı karşıyalar. Bu sorunların üstesinden gelmek akıllı ve ileri görüşlü liderlerin sanatıdır.