Alıntı Yazılar Erdoğan yeni Osmanlıcılıktan vaz mı geçiyor? / Yusuf Karataş



ID:67213
Yayınlanma:
27 Kas 20

Cumhurbaşkanı Erdoğan önce Halifax Uluslararası Güvenlik Forumunda ve ardından partisinin grup toplantısında yaptığı konuşmalarda “Etrafımızdaki sorunlarla ilgilenirken asla irredantist yani yayılmacı-müdahaleci bir anlayış içinde değiliz” dedi.

İrredantizm, kaybedilen toprakları geri almaya dayalı siyaseti tanımlamak için kullanılan bir kavram.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın son iki konuşmasında irredantizm kavramını da kullanarak yayılmacı-müdahaleci bir anlayış içinde olmadıkları vurgusunu yapması, ister istemez akıllara “Acaba yeni Osmanlıcı siyasetten vaz mı geçiyor?” sorusunu getiriyor. Çünkü Erdoğan her ne kadar aksini iddia etse de iktidarının son on yılında yeni Osmanlıcılık olarak tanımlanan, müdahaleci-yayılmacı bir dış politika izledi/izliyor.

Yeni Osmanlıcılık, Osmanlının daha önce egemen olduğu topraklar üzerinde sosyokültürel (özellikle dinsel-mezhepsel) bağları da kullanarak Türkiye’nin etkin bir rol üstlenmesini, bu topraklarda yeniden söz sahibi olmasını savunan/amaçlayan bir politika olarak tanımlanabilir. ‘Stratejik Derinlik’ kitabında yeni Osmanlıcılığı sosyopolitik olarak temellendirmeye çalışan her ne kadar Ahmet Davutoğlu olsa da Davutoğlu’nun görev aldığı dönemde ve sonrasında bu politikanın birinci dereceden uygulayıcısı ve savunucusu hep Erdoğan oldu.

“Bölgemizdeki sorunlarla ilgilenirken asla yayılmacı-müdahaleci bir anlayış içinde değiliz” diyen Erdoğan’a birkaç küçük hatırlatma ve soru ile başlayalım.

Suriye’de 2011 martında başlayan gösteri-eylemlerin daha en başında muhalefet silahlandırılırken ve sonra Türkiye’ye gelenler kamplarda eğitilirken iktidarın başında kim vardı?

Türkiye’deki kamplarda militanlara askeri eğitim verildiği iddiasını araştırmak isteyen dönemin CHP milletvekilleri 2012’de Reyhanlı’daki Apaydın Kampına girmek istemiş ama kamp alanına bile sokulmamışlardı.

Erdoğan, “İnşallah en kısa sürece Şam’a gidecek ve oradaki Emevi Camii’nde namaz kılacağız” derken acaba yayılmacı-müdahaleci bir politikadan değil de turistik bir geziden mi söz ediyordu?

Ya bugün İdlib’de devam eden askeri yığınak ve Türk askerinin kalkan yapıldığı cihatçı grupları bir koz olarak kullanma politikasına ne demeli?

Peki, 2016’da başkanlık sistemine geçişle Türkiye’nin şaha kalkacağı propagandası eşliğinde “Birileri Lozan’ı zafer diye yutturmaya çalıştı” diyen kimdi?

Şöyle diyordu o konuşmasında Erdoğan:

“İşte şu an Ege’yi görüyorsunuz değil mi? Bağırsan sesinin duyulacağı adaları biz Lozan’da verdik. Zafer bu mu? Oralar bizimdi. Oralarda bizim camilerimiz, mabetlerimiz var ama şu anda hâlâ Ege’de kıta sahanlığı ne olacak, havada, denizde ne olacak bunları konuşuyoruz, hâlâ bunun mücadelesini veriyoruz. Niye? İşte o anlaşmada masaya oturanlar sebebiyle.”

Şimdi bu sözleri ve sonra “irredantist değiliz” açıklamasını yan yana koyun ve kararı kendiniz verin!

Bir de Musul meselemiz vardı mesela.

Irak’ta merkezi hükümetin bütün itirazlarına rağmen Başika Kampı’nda Sünni güçlerin (Haşdi Vatani) eğitilmesi ve sonra bu güçler üzerinden IŞİD’e karşı gerçekleştirilen Musul operasyonuna katılma konusunda ısrar edilmesi müdahalecilik değilse neydi?

Sonra iktidarının binlerce cihatçı militan, İHA, SİHA; tank ve zırhlı araçlar göndererek Türkiye’yi Libya iç savaşına dahil etmesine itiraz edenlere “Gazi Mustafa Kemal’in Libya’da ne işi vardı?” diye yanıt veren yine Cumhurbaşkanı Erdoğan değil miydi?

Oysa Mustafa Kemal 1911-12’de Trablusgarp Savaşı’nda İtalya’ya karşı savaştığında Libya Osmanlı toprağı idi. Dolayısıyla bugün aynı gerekçeyi öne sürmek, bu topraklar üzerinde yeniden hak iddiasında bulunmaktan başka bir anlama gelmez. Bu tam da Erdoğan’ın sözünü ettiği irredantizmdir.

Durum buyken Erdoğan’ın on yıldır yeni Osmanlıcı heveslerle sürdürdüğü politikaya tek laf etmeden “Yayılmacı-müdahaleci bir anlayış içinde değiliz” demesini bir politika değişiminden çok zaman kazanmaya yönelik bir manevra olarak değerlendirmek gerekiyor.

Ancak yine de geride yanıtlanması gereken bir soru daha bulunuyor.

O zaman Erdoğan bugün neden ısrarla yayılmacı-müdahaleci olmadıkları açıklaması yapma gereğini duyuyor?

Çünkü yayılmacı-müdahaleci emeller peşinde koştuğu Ortadoğu, Kuzey Afrika ve Doğu Akdeniz’de hareket alanının giderek daraldığı ve emperyalistlerin baskısını giderek daha fazla hissetmeye başladığı koşullarda bir yandan zaman kazanmaya çalışıyor, öte yandan da emperyalistlere yeni pazarlıklara açık olduğu mesajını vermek istiyor.

Libya iç savaşının tarafları (Hafter ve Serrac güçleri) arasında BM öncülüğünde ateşkes-barış görüşmelerinin başlamasından sonra kendi iktidarını saf dışı bırakan bu süreç için dün “Güvenilirliği bana göre çok da olabilecek gibi değil” diyen Erdoğan, şimdi “BM öncülüğündeki sürecin önünü biz açtık” deme noktasına geldi.

AB’nin 10 Aralık’ta yapacağı zirvede Doğu Akdeniz konusunda Türkiye’ye yaptırım tehdidini masada tutması ve bu yönde verilmiş bir mesaj olarak bir Alman fırkateyninin Libya’ya giden bir Türk yük gemisini durdurup arama yapması, Erdoğan iktidarının hareket alanının daralmasının ve karşı karşıya kaldığı baskıların en yakın örneği olarak önümüzde duruyor.

Erdoğan’ın, Türkiye’yi bölgede ABD’nin politik eksenine bağlamak için daha fazla baskı uygulaması beklenen Biden yönetimine verdiği “Müttefiklik ilişkisini aktif olarak kullanma arzusunda oldukları” mesajı da bu kapsamda değerlendirilebilir.

Yine önemli bölgesel aktörlerden S. Arabistan ile uzunca bir süredir gerilimli olan ilişkileri yumuşatma girişimini de bunlara eklemek gerekiyor.

Sonuç olarak, yeni Osmanlıcı yayılmacı emellerini ve bu temelde giriştiği müdahaleleri ülkede faşist bir rejim inşasının önemli dayanaklarından biri olarak kullanmaya çalışan Erdoğan iktidarının bu politikadan vazgeçeceğine dair bir emare bulunmuyor. Ancak bu durum Erdoğan’ın yaşadığı sıkışmışlık ve karşı karşıya bulunduğu baskılar nedeniyle zaman kazanmaya ve kendi iktidarını bölgedeki paylaşım mücadelesinin içinde tutmaya yönelik yeni manevralar peşinde koşmayacağı anlamına da gelmiyor.

Karşı karşıya olduğumuz tablo, Erdoğan iktidarının bugün iç içe geçmiş bulunan içerideki baskıcı ve dışarıdaki yayılmacı-müdahaleci politikalarına karşı demokrasi ve barış mücadelesinin önemini arttırıyor.

Yusuf Karataş/Evrensel