Alıntı Yazılar Stratejik özerklikten stratejik çekilmeye / İlhan Uzgel



ID:71806
Yayınlanma:
22 Şub 21

Dış politikada sert dönüş yapsa Rusya, içeride yeni ittifak arayışına gitse, milliyetçi, ulusalcı, Avrasyacı çevreler Erdoğan’ın hareket alanını bir miktar kısıtlayan unsurlar. O yüzden kesin bir söylemle ilan edilmiş politika değişikliği yerine, Erdoğan bir yandan yüzünü tekrar Batı’ya dönmeye hazır olduğunu göstermeye, öte yandan dışarıda Rusya’yı, özellikle çok ihtiyaç duyduğu Suriye sahasında karşısına almayacak bir formül bulmaya çalışıyor.

Geçen yazıda Erdoğan hükümetinin Biden yönetiminin seçilmesi karşısında yeni bir siyaset kurmaya çalıştığına değinmiştim. AKP, geçmişten bugüne iyice ustası olduğu siyasal manevralarına, birlikte çalışacağı dördüncü Amerikan başkanının tarzına uyumu da eklemeye çalışıyor. Şu anda, Biden yönetimi henüz kapsamlı bir Ortadoğu politikası ilan etmese de, politikasındaki dönüşümün izleri ve işaretleri görülmeye başlandı. AKP hükümeti ise bir süredir sürdürdüğü “stratejik özerklik”ten vazgeçerek bir “stratejik çekilmeye” doğru gitmeye ve uyumlu müttefik görüntüsü vermeye başladı. Bu yazıda, AKP’nin iyice öğrendiği, dış politikayı iktidarını uzatma mekanizmasına çevirdiğini, buradan yeni bir ilişki biçimi geliştirmeye çalıştığını ama bu pazarlığın henüz netleşmediğini ve AKP’nin hamlelerinin karşılığının gelmediğini tartışacağım.

STRATEJİK ÖZERKLİK NEDİR?

Stratejik özerklik daha akademik bir kavram ve çoğunlukla Avrupa Birliği’nin dış politika ve güvenlik konularında ABD’den uzaklaşarak, kendi gündemini oluşturması ve daha geniş bir hareket alanına kavuşması anlamında kullanılıyor. AB, 2013’ten itibaren resmi söyleminde bu kavramı kullanmaya başladı, çünkü küresel siyasette bir aktör olabilmesi için ABD’den özerkleşmesi gerekiyordu. Trump yönetiminin NATO’yu küçümsemesi ve AB ile çatışmacı bir siyasete yönelmesi bu stratejik özerklik tartışmalarını artırdı. Ne var ki, uygulamada bir sonuç alınamadı, AB’nin geleneksel olarak en zayıf olduğu yönü burasıydı ve pek başarılı olamadı.

Türkiye açısından ise stratejik özerklik, içeride değil, daha çok dışarıda kullanılan bir tanımlama. Bu Batı merkezli kullanımda, Türkiye’nin ABD’de çıkarlarına bazen aykırı dış ve güvenlik politikası izlediği, Trump yönetiminin dünya ve bölge siyasetinden çekilmesinin yarattığı boşluğu Erdoğan yönetiminin değerlendirdiği ileri sürülüyor. Türkiye’de daha çok yeni Osmanlıcılık, alt-emperyalizm gibi tanımlamalar kullanılıyor, kullanıyoruz. Stratejik özerklik nötr, soyut bir kavram iken burada kullanılanlar değer yüklü ve varolan siyaseti doğrudan yansıtan kavramlar. Batılı yazar ve gözlemciler, referans noktası olarak ABD ya da AB çıkarlarıyla uyumu alırlarken, yeni Osmanlıcılık ve alt-emperyalizm kavramları, daha en başından AKP’nin Batı sistemi dışına çıkamayacağı, izlediği politikanın bazen ABD çıkarlarıyla çelişse bile, genelde Türkiye’ye fayda sağlamayan, enerjisini tüketen ve sorunlarını ağırlaştıran bir politikayı deşifre etmeye çalışıyor. AB ile Türkiye’nin bu noktada farkı, AB’nin bunu yürütecek ekonomik imkanları varken ve daha geniş hareket alanına sahipken, Türkiye’nin bu konuda giderek sıkışması, kendi iddiasından geri çekilmeye başlaması.

BIDEN VE ORTADOĞU

Trump iktidara geldikten bir süre sonra Ortadoğu’ya yaptığı ilk ziyarette, Türkiye ve Mısır’ı tercih eden Obama’nın aksine, Körfez’e gidip silah pazarlığı yapmıştı. İnsan hakları konusu tamamen gündemden düşürülmüş, ilişkiler daha çok liderler diplomasisi üzerinden yürütülmüştü. Biden henüz bir Ortadoğu planı ortaya atmadı ve herhangi bir ziyarette bulunmadı ama iki gelişme bazı ipuçları veriyor. İlki İran ile 2015 Nükleer Anlaşmasını görüşmeye hazır olduğunu açıklamasıydı. Bu, Obama dönemi politikasına dönüş anlamına geliyor. İkincisi de, Biden Suudi prens M. Bin Selman, Sisi ve Erdoğan’ı aramadı, Netanyahu’yu bir ay sonra aradı. Türkiye siyasal rejim açısından genel olarak Rusya ve Çin ile, Ortadoğu’da ise bu otoriter liderlerle aynı kategoride görülüyor ve bu yönde bir muamele görecek. Bunun yanında İsrail’e destek devam etmekle birlikte, Filistin’e Trump döneminde kesilen yardımın yeniden başlaması yüksek ihtimal.

TÜRKİYE’NİN PAYINA DÜŞEN

Erdoğan biraz Trump’ın kendisini kollamasına, biraz da içte kurduğu milliyetçi, ulusalcı, Avrasyacı ittifakı memnun etmek için, dış politikayı askerîleştiren bir yola başvurdu. Bunun içinde askerî gücün, Türkiye ölçeğinde ülkeler için, dünyada örneği görülmemiş bir şekilde her sorunda kullanılması, NATO müttefikleriyle de itiş kakışın yaşandığı bir dış politika çizgisi, büyük ve dünyaya meydan okuyan ülke ve lider olarak sunulması vardı. Hem Türkiye askeri güç kullanımı ve stratejik yayılmasının sınırlarına ulaştı, hem de diyalektik olarak bu yayılmacı siyaset kendi karşıtını oluşturdu. Dahası AKP ve milliyetçi ittifakının aklı muhtemelen bu durumu öngöremedi. Özellikle Doğu Akdeniz’de ABD, AB, Fransa, Yunanistan, Güney Kıbrıs, Mısır, İsrail, Suudi Arabistan, BAE Türkiye’nin karşısına bir blok olarak çıkınca Erdoğan yönetimi geri çekilmek zorunda kaldı. Bu işin sert güç boyutuydu ve Türkiye karşısında etkili oldu.

Şimdi buna Biden yönetiminin insan hakları ve demokratikleşmeyi öne çıkaran dış politika anlayışı da eklenecek. AKP yönetimi bunun hesabını yapmakla ve Biden yönetiminin bu konuda ne kadar ısrarcı olacağını tartmakla meşgul. Kendi pozisyonunu buna göre belirleyecek, kendince vereceği ödünleri zamana yaymaya çalışacak.

EN ÖNEMLİ SORUN S-400

Genel kural olarak ABD ile ilişkilerde sorun, ABD’nin sorun dediği konulardır. Örneğin, PYD konusu, Gülen’in iade edilmemesi ABD açısından ilişkilerde bir sorun değildir. Türkiye’nin sorun olarak gördüğü, yaptırım, Halk Bankası davası, F-35 gibi konular ABD açısından sorun değil, elinde Türkiye ile ilişkilerde kullanacağı araç ve kozlardır. Türkiye’nin Doğu Akdeniz’de hizaya geldiği bir ortamda, aslında şu an ABD ile ilişkilerde S-400 füze sistemiyle somutlaşan Rusya’ya fazla yanaşmış olma sorunu var. AKP yönetimi de bunun farkında ve önce ortak bir komuta merkezi kurulmasını, ardından en son savunma bakanının ağzından “Girit modeli”ni önerdi. Bu tarihi bir geri çekilme ve fiyasko. Her akşam televizyon kanallarında Türkiye’nin hava savunmasındaki zafiyetlerden söz eden ve bu sistemin ne kadar elzem olduğunu savunanlardan bu konuda tek bir ses çıkmaması da manidar. Türkiye tarihinin en pahalı, en az işe yarar ve karşılığında ortağı olduğu, parça üretimi yaptığı ve parasını ödediği F-35 programından çıkmayı göze aldığı S-400 füzelerini, 900 bin nüfuslu Güney Kıbrıs gibi, ABD baskısına dayanamayarak bir adada depoya kaldırmayı kabul etmenin hesabını da vermiyor hükümet. Mavi Vatan’ın ardından bu AKP yönetiminin ikinci önemli ödünü oldu. Tipik AKP siyaseti izlendi. Alırken çıkartılan gürültü, vazgeçerkenki sessizlik. Aynısı, Suriye’de, Libya’da, Antalya limanına çekilen Oruç Reis gemisinin durumunda. Bu arada elinde çok fazla koz tutan Biden yönetimi, Girit modeline, yani S-400’lerin bir depoya kaldırılması ve tatbikat amacıyla çıkarılması modeline bile sıcak bakmadı.

DOST MU DÜŞMAN MI?

Kamuoyunda ABD, yüksek bir oranda Türkiye’ye düşman bir ülke olarak görülüyor. ABD karar verme çevrelerinde de hem muhafazakâr/cumhuriyetçi hem de liberal/demokrat çevrelerde çok uzun zamandır, Türkiye’nin AKP yönetiminde bir müttefik olmaktan çıktığı dillendiriliyor. Son dönemde hem yönetimden isimler, hem de çıkan raporlar Türkiye’yi ötekileştiren, dost/düşman ikilemine sokarak, müttefik ve dost olduğunu kanıtlamaya zorlayan bir yaklaşım içeriyor. Erdoğan yönetimine verilen mesaj açık. Artık tarafını belli et, Rusya ile ilişkilerine mesafe koy, Doğu Akdeniz’de sorun çıkarma. Erdoğan’ın köşeye sıkıştırıldığında ödün veren bir siyasetçi olduğu da açıkça belirtiliyor. Yani, zorladığımızda istediğimizi alırız, Erdoğan ile son noktada iş yapılabilir havası hâkim. AKP iktidarı bunu görmüş ve yavaş yavaş bu yeni ortama uyum sağlamaya başlamış durumda. Önce Mavi Vatan, sonra S-400, F-35 projesine dönüş için ABD lobi şirketiyle anlaşma, Karadeniz’de ABD ile ortak tatbikat bunun giderek şekillenen parçaları. Bu noktada AKP yönetiminin en önemli kozlarından biri NATO üyeliği. Daha sessiz bir biçimde AKP NATO üzerinden, ABD-AB bloku arasından kendisine yer açmaya çalışıyor. NATO’ya sürekli sıcak mesaj verilmesi, NATO’nun Rusya’ya karşı oluşturduğu “Çok Yüksek Hazırlıklı Müşterek Görev Kuvveti”nin komutanlığında rotasyon kendisine geldiğinde hiç rezerv koymadan üstlenmesi bunun işaretlerinden biri.

Tıkandığı noktada AKP gerektiğinde kendisini, gerektiğinde politikasını dönüştürme, derin zikzaklar yapabilme kabiliyetine sahip olduğunu kanıtlamış durumda ve bu dışarda da biliniyor. Uzun iktidarını biraz da bu “esnekliğe” borçlu. Bu kez ABD ve AB, Erdoğan yönetiminin, iktidar süresini uzatma karşılığında ödün vermeye hazır pozisyonda yakalamanın rahatlığına sahipler. Her ikisinin de ilişkileri düzeltmek, Erdoğan yönetiminin tedirginliğini gidermek gibi bir aceleleri, ihtiyaçları bulunmuyor. Ağırdan alıyorlar. Biden yönetiminin Ortadoğu’da genel bir paradigma değişimine gidip gitmeyeceği Erdoğan ekibini en çok meraklandıran husus olmalı. Her durumda win-win pozisyonunda olan Batı sistemi.

Dış politikada sert dönüş yapsa Rusya, içeride yeni ittifak arayışına gitse, milliyetçi, ulusalcı, Avrasyacı çevreler Erdoğan’ın hareket alanını bir miktar kısıtlayan unsurlar. O yüzden kesin bir söylemle ilan edilmiş politika değişikliği yerine, Erdoğan bir yandan yüzünü tekrar Batı’ya dönmeye hazır olduğunu göstermeye, öte yandan dışarıda Rusya’yı, özellikle çok ihtiyaç duyduğu Suriye sahasında karşısına almayacak bir formül bulmaya çalışıyor. İçeride ise kurduğu ittifakın yerine alternatif üretememenin sıkıntısını yaşıyor. Önümüzde dönemde bu arayışın daha belirginleşeceği aylara gireceğiz.

 
İlhan Uzgel/DuvaR