Röportaj/Söyleşi Waddah Hanfer: Din, onu araçsallaştıranların eline terk edilmemeli



ID:73359
Yayınlanma:
03 Nis 21

Bir dönem el Cezire Kanalının Genel Yayın Yönetmenliğini de yapan Waddah Hanfer’le yeni çıkan kitabının yanı sıra İslamcıların maruz kaldıkları ve neden oldukları çağdaş sorunlar üzerine konuştuk.

Dindarlıkla ahlakilik arasındaki makasın gittikçe arttığı bu günlerde bir taraftan geçmiş ve şimdiki dini pratik sorgulanırken diğer taraftan da dinin otantik özüne ilişkin çalışmalar sayısını artırıyor. Hz. Muhammed hayatı boyunca nasıl bir strateji izledi, katılımdan yana mıydı yoksa yaptıklarını tek başına mı yapmayı mı istedi? Vahiy alan biri olarak yaptığı her işte Tanrı’nın mı imzası vardı yoksa insani bireysel ve kolektif akılla hareket etmeyi mi tercih etti? Bütün bunların yanıtı Filistin asıllı Waddah Hanfer’le yaptığımız söyleşide...

HZ. MUHAMMED BÜYÜK BİR TARİHSEL DÖNÜŞÜM GERÇEKLEŞTİRDİ

Kitabınızın adını “İlk Bahar” koymanızın bir nedeni var mı? Ben internette ilk gördüğümde kitabın Arap Baharı hakkında olduğunu düşünmüştüm. Alt başlığı görmeyenlerin benzeri bir yanılgıya düşeceğini düşünüyorum. Bir siyer kitabına neden “İlk Bahar” adını koyma ihtiyacı hissettiniz?

Bu kitabı yazma düşüncem, Arap Baharı sürecinde başladı. İslami bilince bağlı ve dine uygun bir yaşam tarzı sürdürmeye yönelik geniş katılımlı bir tartışma yaşanıyordu. Tabii, nebevi siyaset de bu tartışmanın merkezi noktalarından biriydi. Bu tartışmaların hemen ardından Mısır’da askeri darbe gerçekleşti. Darbenin gerçekleştiği gece, o ana kadar okuduğum bütün kitaplardaki düşünceleri bir kenara koymayı düşündüm ve kendi kendime sordum: “Peygamber, elçilik görevini yerine getirdiği 23 yıl boyunca nasıl oldu da o dönemin en büyük stratejik dönüşümlerinden biri olan yepyeni bir medeniyet kurmayı başardı? Bunu yaparken hangi planları yaptı, hangi stratejileri izledi?” Şayet bunu anlarsak bizim çağdaş siyasi eylemliliği anlamamız üzerinde de olumlu etkisi olabilirdi. Kitabın bu başlığı, Arap Baharı’nı çağrıştırmak için özellikle seçilmiştir. Ancak bu başlıkla vermek istediğim esas mesaj, ilk dönüşümün Peygamber (s.a.v.) döneminde yaşandığıdır ve o, bize yepyeni bir dönüşümün temellerini atmamız için bize yeni bir model sunmuştur.

HZ. MUHAMMED KOLEKTİF DÜŞÜNMEKTEN VE ORTAK AKILDAN YANAYDI

Kitabınızda sizin bahsettiğiniz anlamda dönüşümü Allah Resulü tek başına değil arkadaşlarıyla yani sahabeyle birlikte gerçekleştirdi. Peygamber ise bu dönüşüme rehberlik etti, yol gösterdi. Ama okunulduğunda sanki her şeyi Peygamber tek başına yapmış gibi bir izlenim de edinilebiliyor…

Kitabımın başında işaret ettiğim şeylerden biri de Peygamber’in (s.a.v.) ekip ruhuna her zaman inandığı ve bağlı kaldığıdır. Burada uzun uzun peygamberin bir takım ya da ekip ruhunu nasıl inşa ettiğini bütün aşamalarıyla anlattım. Örneğin o, peygamberliğinin ilk yıllarında, uzman ve deneyimli kişilerden oluşan ilk “hücre”yi kurdu. Ayrıca kitap boyunca son derece önemli ve özsel olan “şura” ilkesine işaret ettim. Peygamber, bilebildiğimiz kadar tarih boyunca elitler demokrasisini değil halk demokrasisini ilk kuran kişidir. Örneğin ondan önceki deneyimlerden Yunan demokrasisine ya da İslam öncesi dönemdeki şura deneyimlerine baktığımızda bunların genelde elit bir karaktere sahip olduğunu görürsünüz. Peygamberin ortaya koyduğu şura ilkesi stratejik ve siyasi meşruiyetin de facto (fiili) kaynağıydı. Önemli bütün işlerde -ki burada önemli işler ifadesiyle savaş ya da barış gibi stratejik konuları kastediyorum- insanlarla istişare ediyor ve kendi düşüncesiyle çelişse bile Bedir ve Uhud’da olduğu gibi onların görüşlerine uyuyordu. Bu yüzden bana göre Peygamber bir lider olarak diğer liderlerden ayrılan özelliği, onun istişare düşüncesine ve kolektif düşünmeye bağlı bir lider olmasıydı. Onun insanlara danışması, insanlarla dostluk kurmak ya da onlarla yakınlaşmak için değil, görüşlerini uygulamak ve seçimlerine saygı göstermek içindi. Ben böyle yorumluyorum. Benim yorumuma göre Peygamber, özgürlüğü diğer bütün toplumsal değerler içinde en yüce değer olarak görmüş, arkadaşları da onu böyle anlamıştı. Sonuç olarak Peygamber, inisiyatifi almayı düşünen özgür insanlardan kurulu bir nesil yetiştirdi.

HZ. MUHAMMED’İN EN STRATEJİK KARARLARI VAHİYLE BİLDİRİLEN DEĞİL, TAMAMEN BEŞERİ KARARLARDI

Peki sizin saydığınız ve Peygambere ait olduğu düşündüğünüz bu tutumlar, ilahi yönlendirmeyle gerçekleşen şeyler mi yoksa tamamen beşeri ya da insani miydi?

Peygamber’in peygamber oluşu yani nübüvvet en önemli değerler arasındadır. O aslında kendisine peygamberlik gelmeden önce de benzer bir ahlaka, değerler silsilesine, yeteneklere sahipti ancak ilahi yönlendirme ona, bir gaye ve hedef kazandırdı. Ancak peygamberin siyasi plan, strateji ve eylemleri, yani savaş, barış, ittifaklar vs. gibi konulara teallük eden meseleler, Peygamber’in Müslümanlarla yaptığı istişareden elde ettiği nihai sonuçlar hakkındaki kişisel içtihatıdır. O yüzden kaleme aldığım bu eserde de dile getirdiğim şey, peygamberin bu plan ve stratejisinin tamamen kişisel özellikleri olup ona vahiyle bildirilmediğidir. Siyer kitaplarının yazarlarının çoğu, onun eylemlerinin tamamen vahiyle ve ilahi yönlendirmeyle yapıldığına kanaat etmişlerdir. Bana göre buna gerek yoktu. Zira, peygamberin stratejik kararlarına nüfuz eden şey sağduyuydu ve bundan çıkarılmış şeylerdi. Dikkat ederseniz onun hayatı boyunca vahiy, bir şeyi düzeltmek ya da ona derinlik katmak için hep bir olayın ardından gelmekteydi. Özellikle savaşlarla ilgili ayetlerin tamamının savaştan sonra geldiğini düşünürsek, burada ilahi yönlendirmenin sonra gelmesinin yapılan eylemin tamamen beşeri ve insani bir kararla gerçekleştiğini anlarız. Savaşlardan önce gelen birkaç ayet ise genel bir yönlendirmedir, örneğin Müslümanlara savaş yasaklanmışken sonradan izin veren ayet gibi. Ama şunu şöyle bir strateji izleyin ya da bu planı yapın gibi bir yönlendirme yoktu.

PEYGAMBER, KENDİNİ EVRENSEL İYİLİKTEN AYRI GÖRMEDİ

Siz kitapta Peygamberin hiçbir zaman kendisini ve İslam dinini insanların genel iyiliğinden ayrı görmediğini, geçmiştekilerden tevarüs ettiği iyilikten de kopuk yepyeni bir iyilik anlayışı inşa etmediğini söylüyorsunuz. Ancak bugünkü Müslümanların çoğu, kendilerini insanlığın iyiliğinden ayrı görüyorlar, örneğin Müslüman olmayanların yaptığı iyiliği hor görme eğilimi oldukça yaygın. Bunu nasıl yorumlarsınız?

Peygamberliğin temel dayanaklarından biri, daha önceki dinlerin tamamlayıcısı olmasıdır, inkâr ve itirazcısı değil. Ayrıca insanlık tarihi boyunca teşekkül etmiş üstün ahlakın da tamamlayıcısı olarak gelmiştir İslam. “Biz seni uyarıcı ve müjdeleyici olarak gönderdik”, “Biz seni alemlere rahmet olarak gönderdik” ayetleri, bunun delilidir. İslam, tarihle olan ya da kendinden önceki dinlerle olan bağını koparmak için gelmemiştir, tersine geçmiş iyiliklerin mirasını sürdürmek ve bu iyilikleri daha da ileri taşımak için gelmiştir. Ayrıca evrensel bir mesaj vermek için zaten bu gereklidir. Hz. Muhammed’den önce peygamberlerin mesajı, kendi sadece kavimleriyle sınırlıydı, onunki ise bütün insanlığa yönelikti. İslam’ın mesajı dünyanın yok oluşuna kadar insanlığın kendisiyle iletişime ve etkileşime geçmesine elverişli bir içeriğe sahiptir.

MÜSLÜMAN, BİLGİYE 'İSLAM DIŞI KAYNAKTAN GELDİ' DİYE KARŞI ÇIKAN BİRİ DEĞİLDİR

Öyleyse bugün, kendisini Müslüman olarak tanımlayan birinin Batı düşüncesi, felsefesi ve değerlerinden etkilenmesinden daha doğal bir şey olamaz doğru mu?

İslam, kendisini dünyadan ayıracak İstisnai bir bilgi üretmek için değil, bütün insanlığa vahyin getirdiği mesaj doğrultusunda bir amaç ve hayatına anlam kazandırmak için gelmiş bir dindir. Biz yeryüzündeki bütün iyiliklere dokunabilmeli ve bütün iyi düşüncelerden yararlanmalıyız. Özgürlüğü benimseriz ama ona bir amaç ve hedef kazandırırız. Onu metafizikle, maddenin ötesiyle bağlantılandırırız, onu onurlu bir yaşamın aracı haline getiririz. Onunla hayata yön veririz, sırf o bilgiyi ya da değeri biz üretmedik ya da İslam’ın dışında ya da ondan önce geldi diye karşı çıkmayız. Tersine İslam, o bilgi ve değeri hayata aktarmayı ibadet kabul eder.

Kitaptaki bir başka ifadeniz, Peygamberin yaşanan olaylar ve topluluklara karşı bazen sert bazen yumuşak davrandığını söylüyorsunuz. Tabii sert sözcüğüyle ilgili kitabın orjinalinde hangi kelimeyi kullandınız bilmiyorum ama…

Hazm (kararlılık) sözcüğünü kullandım.

Anladım o zaman bu sertlik değil. Bu kelime Arapçada tutum ve ilkelerden taviz vermeme anlamına geliyor.

Evet.

YERİ GELDİĞİNDE YUMUŞAK YERİ GELDİĞİNDE KARARLIYDI

Nitekim Kuran Peygamber’e hitaben “Sen Allah’tan gelen bir rahmetle çevrendekilere karşı yumuşak oldun. Şayet sert kalpli ve kaba olsaydın etrafından dağılır giderlerdi” diyor. Başka ayetlerde de onun halim selim, yumuşak huylu bir insan olduğunu öğreniyoruz.

Peygamber mesela bazı konularda örneğin Beni Kureyza olayında, savaşta bu Yahudi kabilesinin putperestlerle yaptığı ittifakı ihanet olarak değerlendirdi ve arkadan vurma olarak niteledi. İhanet o dönemde ihanete katılan savaşçıların öldürülmesini öngörüyordu. Müslüman toplum onların savaşçılarını öldürdü. Başka durumlarda Peygamber (s.a.v.) Medine’deki münafıkların lideri Abdullah ibni Übeyy’e karşı oldukça yumuşaktı, çünkü o bireysel olarak mevcut toplumsal yapıya bir tehdit teşkil etmiyordu. Onun söyledikleri toplumsal bir olguydu, bir güvenlik meselesi değildi.

YAHUDİ KABİLESİ BENİ KUREYZA’NIN BÜTÜN ERKEK ÜYELERİ ÖLDÜRÜLMEDİ

Peki Beni Kureyza olayında Peygamber’in (s.a.v.) ergenlikten henüz çıkmış, çocuk sayılabilecek kimselerin ya da bütün erkeklerin öldürülmesini emrettiği noktasındaki rivayetlere ilişkin ne diyorsunuz?

Konuları tek tek ele alalım. Durum kararlılık getirdiğinde onlarla savaştı, Bedir savaşından önce seriyye ya da gazve dediğimiz yaklaşık 10 küçük operasyonla onların ticaret yollarını tehdit etti. Ardından Bedir ve Uhud savaşları yaşandı. Kendisine karşı savaş ilan edenlerle savaştı. Bedir savaşında Müslümanlar Kureyş’in önde gelenlerinden 70’ini öldürdü ki bunlardan bir kısmı Peygamber’in Beni Haşim içindeki akrabaları ve yakınlarındandı. Beni Kureyza ile ilgili sorun ise Medine Sözleşmesi’ne göre Beni Kureyza Müslümanların müttefiki olmasıydı. Yapmaları gereken Medine’yi savunmaktı. İmzalamış olduğu sözleşmeye ihanet ettiler. Çağdaş hukukta bile kendilerini savunman gereken aynı kentten olan insanlara karşı savaşırsan bunun ciddi bir cezası vardır. Peygamberin Beni Kureyza kabilesinin erkeklerinin tamamını öldürdüğüne dair rivayeti doğru bulmuyorum. Bunu kitapta da anlattım. Rivayetlerde büyük çelişkiler var.

SADECE SİLAH KULLANARAK MÜTTEFİKLERİNİ ARKADAN VURANLAR CEZALANDIRILDI

Gerçekten farklı rivayetler var mı?

Peygamberin bir günde 900, bazı kaynaklarda 500 bazılarında ise 300 kişiyi öldürülmesini emrettiğini iddia eden kaynaklar var. Rivayetler değişiyor. Ben bu konuda Kuran-ı Kerim’deki orijinal metne bağlı kalmadan yanayım. Konuya ilgili ayette “Bir grubunu öldürür bir grubunu esir alırsınız” diyor. Böyle de yapılmış, bir kısmı (ki bunlar savaşçıdır) öldürülmüş bir kısmı ise esir alınmıştır. Bana göre bazı rivayetlerdeki rakamlar abartılıdır, bunun nedeni ise o dönemde son derece doğal görülecek şekilde, karşı tarafın kayıplarını abartılı gösterme eğilimidir. Örneğin Mute savaşında karşı tarafın kayıplarıyla ilgili kaynaklarda Bizans ordusunun 200 bin savaşçısı olduğu belirtilmiştir ki bu oldukça abartılı bir rakamdır. Bunu kitapta yazdım. Kaldı ki aynı savaşı anlatan Bizans kaynakları bu rakamın oldukça altında rakamlar vermektedir. Hendek savaşıyla ilgili geçen rakamlar da böyledir. Tarih kitaplarında genel olarak sayılarla ilgili sorun bulunmaktadır. Düşünceme yakın bulduğum rivayet, sadece Müslümanlara karşı silah kullanmış olanların cezalandırıldığı rivayettir.

PEYGAMBERİN KURDUĞU AHLAKİ SİSTEM, EMEVİLER VE ABBASİLER DÖNEMİNDE GERİLEMİŞTİ

Siz kitabınızda Peygamberin evrensel ölçekte model olarak bir ahlaki sistem kurduğunu söylüyorsunuz. Peki, sizce peygamberden hemen sonra gelen Emeviler ve Abbasiler, bu ahlaki sistemi sürdürdüler mi, buna uygun hareket ettiler mi?

Emeviler ve Abbasiler döneminde kurulmuş olan iktidar/otoritenin bazı dini hükümleri kendi menfaati için araçsallaştırdığını düşünüyorum. O dönemde söz konusu devletlere rehberlik etmesi gereken ahlak anlayışı çökmüştü. Daha çok pragmatik bir akıl onlarda hakim olmaya başlamıştı. Emeviler ve Abbasilerin döneminde kaleme alınmış olan tarih ve siyer kitapları, Ebu Süfyan vs. gibi konularda kendi döneminin siyasi ikliminden oldukça etkilenmişti. İktidar tarihi ve dini metinleri araçsallaştırdılar, bazı hadislerin anlamını çarpıttılar, amacının dışına çıkardılar ve kendi lehlerine kullanmaya başladılar. Dini metinler hep aşındırılmaya çalışılsa da ulemanın kendisinde bu anlamın özü baki kaldı. Bu yüzden ben hakkın iktidara/yönetime değil halka emanet edildiğini düşünürüm. Çünkü iktidar her zaman dardır, halk ise geniştir.

EBREHE, SİYASİ BİR AMAÇLA KABE’Yİ ELE GEÇİRMEK İSTEMİŞTİ, DİNİ BİR AMAÇLA DEĞİL

Bir başka sorum da Fil olayıyla ilgili olacak. Kuran’ın ilahi bir cezayla cezalandırıldığını ifade ettiği Habeş Valisi Ebrehe, Tevhide (tek Tanrı düşüncesine) inanan bir devletin temsilcisi olarak filleriyle Mekke’ye gelmiş bir komutandı ki o dönem Kabe, putlarla doluydu. Kuran-ı Kerim, Hıristiyan ve tevhit ehli olan birine karşı Müşriklerin yanında mı durdu sizce?

Ebrehe, Mekke’deki Arap kabilelerini cezalandırmak istemesi ya da Necran bölgesine girmesi, bölgeyi putperestlikten temizlemek için değildi. Amacı, kendisiyle ittifak kurması için Bizans imparatorunu razı etmekti, hedefi dini olmaktan çok siyasiydi. Ayrıca Beytulharam dediğimiz Kabe ile Kabe’nin içinde gerçekleşen şirk birbirinden ayrı tutulması gereken şeylerdir. Müşriklerin Kâbe içinde ya da etrafında putlar dikmesi, Kabe’nin kutsallığını yitirdiği anlamına gelmez. Çünkü Kabe, Hz. İbrahim’den beri kutsallığını korumuş bir yapıdır. Ben, Ebrehe olayını anlatan Bizans kaynaklarına da ulaştım, bu kaynaklarda Ebrehe olayının ayrıntıları var ve çok daha açıklayıcı. Ayrıca Arap yarım adasında o dönemde kullanılan alfabeyle yazılmış kaya yazıtları bulundu burada da bu olay anlatılıyor. Ayrıca 1. Justinien’in tarihçisine yazdırdığı belgeler de günümüze kadar ulaşmıştır. Bizanslılar o dönem Sasanilerle çatışma ve sorun içindeydi. Bizans, Ebrehe’yi oraya vali olarak atayan Habeşistan devletiyle ilişkilerini geliştirmek istiyordu. Zira Sasaniler’in Aden limanına hakim olmalarını istemiyor ve Ebrehe’yi bu nedenle destekliyordu. Bizanslılar Ebrehe’den çöl üzerindeki ticaret yollarında ticaret yapılmasını yasaklamasını istediler. Alman Arkeologların yeni ortaya çıkardığı eski Yemen diliyle yazılmış olan yazıtlarda Ebrehe, bunu söylüyor zaten. Bunun üzerine Tebük’e kadar olan bütün bölgeyi zaptediyor.

PEYGAMBERİN STRATEJİK BİR HATA YAPMAMASI, ŞURA İLKESİNE BAĞLI KALMASIYLA GERÇEKLEŞMİŞTİR

Peygamber’in strateji ve planlama alanında hata yaptığını düşündüğünüz yerler var mı? Yoksa Peygamberin hiçbir şekilde hata yapmadığını mı düşünüyorsunuz?

O, Mekke’den Medine’ye göç etmesinden itibaren vefatına kadar dönemde çok kısa süre içerisinde emeğiyle gerçekten müthiş bir strateji ortaya koymuştur ki bence bu insanlık tarihinin en büyük dönüşümüdür. Kendi dönemindeki Bizans-İran kutupları üzerine kurulu uluslararası sisteme son vermiş, yepyeni bir dünya sistemi kurmuştur. Ben peygamberin pozisyon belirleme anlamında stratejik bir hata işlememiştir. Ama bundan da önemlisi Peygamber (s.a.v) kurallar inşa ederek bunların kendisinden sonrasına ışık tutmasını istemiştir. Bu yüzden şura düşüncesini getirmiştir. Örneğin Uhud Savaşı’ndan önce kurulan meclis, şehrin dışında savaşılması gerektiğine karar vermiştir. Bu, peygamberin görüşüne muhalifti aslında. Onun şehirden çıkmama görüşü doğruydu ama şura meclisinin kararına saygı duymak bakımından öyle düşünmediği halde çıkan karara kendisi de uydu ve Müslümanlar yenildiler. Ancak Allah Teâla, hiçbir şekilde bu yenilgiyi kınayan bir ayet indirmedi çünkü istişari mekanizmalarla gerçekleşmişti. Kuran istişareyi öngörüyordu, ancak istişarenin sonunda Müslümanlar yenildiği halde ayet, istişareye devam edilmesini salık veriyordu.

SELMANI FARİSİNİN GÖRÜŞÜ, SIRADAN BİR İNSAN OLMASINA RAĞMEN DEĞER GÖRMÜŞTÜ

Sizce şura ile demokrasi aynı mıdır?

Bence şura, demokrasiden daha kapsamlı bir şey. Demokrasi daha çok temsili bir yönetim şekline dayanıyor. Şura ise her bir bireyin görüşünün alınması esasına dayanıyor. Ben çoğu zaman demokrasiden yanayım. Ancak Peygamber’in (s.a.v.) şurası halka açıktı. Siz de biliyorsunuz mescitte toplanan şuraya herkes katılabilirdi. Selman-ı Farisi örneğin Hendek kazılması önerisini getirmeden önce sıradan bir insandı, hiçbir Kureyş kabilesine mensup değildi, tersine Arap olmayan anlamında ‘mevla’ydı. Köleyken azad edilmişti. Hiçbir aristokratik kökeni olmamasına ve sıradan bir insan olmasına rağmen onun ortaya attığı fikir kıymet görmüş ve onun fikri sayesinde Müslümanlar Hendek Savaşı’nı kazanmıştı.

DİN, ONU ARAÇSALLAŞTIRANLARIN ELİNE TERK EDİLMEMELİ

Son olarak sizce günümüz İslami hareketleri, sizin bu kitapta ortaya koymaya çalıştığınız bu ilkeleri benimsediler mi? Gerek Müslüman Kardeşler gerekse AK Parti gibi unsurlar ilk kuruldukları dönemdeki gibi kalamıyorlar. Müslümanların ve İslamcıların şu anki durumunu iç açıcı bulmuyorsanız öyleyse bu ilkeleri benimsememişler demektir.

Benim hep söylediğim bir şey var, fikirle pratik çatıştığında genelde pratik, fikri yenilgiye uğratır. Pratik genelde pragmatizme eğilimlidir, ahlakilikten daha uzaktır. Emevilerden günümüze kadar süreçte ilke daima bir ideal olarak kalmıştır, vakıa ise sapmaya daha eğimlidir. Bu sorunsaldan nasıl kurtulacağız? Dini ilkeleri, bu ilkelerden menfaati olanların eline terk etmemek. Dini, ondan bir menfaati olmayan, onu bir geçim aracı olarak görmeyen içindeki bilginleriyle, eğitimli ya da eğitimsizleriyle halka bırakmalıyız. İslami hareketler, bazı dini ilkelere bağlı olmakla birlikte çoğu zaman zaruretlerin insanın özgür iradesiyle yaptığı seçimlere baskın geldiği pratik hayatla iç içe olan politik hareketlerdir. Sorun burada yatmaktadır. Halklar, menfaat karşısında ilkeler ve değerlerin koruyuculuğunu yapmalıdır. Ayrıca din bilginleri, bilim adamları, ulema, gazeteciler de değerlerin koruyucusu olmaları gerekir.(İslam Özkan/DuvaR)

Waddah Hanfer kimdir?

1968 yılında Filistin’in Cenin şehrinde doğdu. Ürdün Üniversitesi'nde mühendislik alanında lisans eğitimini, Sudan Uluslararası Üniversitesi'nde ise felsefe alanında yüksek lisans eğitimini tamamladı. ‘Afrika Çalışmaları’ alanında diploma sahibi olan Hanfer, ayrıca Uluslararası Politika alanında Onur Derecesi ile taltif edildi. 1997 yılında ‘Al Jazeera ile basın dünyasına adım atan Hanfer, Güney Afrika’dan Hindistan’a, Afganistan’dan Irak’a birçok coğrafyada muhabir olarak görev yaptı. 2003 yılında Al Jazeera, 2006 yılında ise Al Jazeera Network Genel Müdürlüğüne getirildi. Bu dönemde iki kanalı bulunan Al Jazeera televizyonunu genişleterek Al Jazeera Arabic, Al Jazeera English, Al Jazeera Documentary, Al Jazeera Media Training and Development Center, Al Jazeera Center for Studies’i kurum bünyesine kattı. Hanfer, 2011 yılında dış politika alanında en iyi 100 uluslararası düşünürden biri seçilmiş ve Fast Company dergisi onu iş dünyasındaki en yaratıcı kişiler arasında göstermiştir. Waddah Hanfer 2011 yılında Al Jazeera Genel Müdürlüğü görevinden ayrılmıştır. Halen “Al Sharq Forum (Doğu Forumu)”un yanı sıra “Münteda’l-amel el-Müşterek (Ortak Çalışma Forumu)” başkanlığını yürütmektedir.