Röportaj/Söyleşi Prof. Dr. İlhan Uzgel: ABD’ye bir tür Sisi modeli öneriliyor



ID:73895
Yayınlanma:
17 Nis 21

Ukrayna krizi derinleşirse hükümetin denge siyaseti artık tamamen sona erecek. Rusya ve ABD’yi aynı anda sürekli idare edemezsiniz. Türkiye Batı sistemine bağımlılığını arttırmıştır.

Arkasında CHP’nin olduğu AKP ve Erdoğan’a karşı bir darbe hazırlığı içinde olunduğu algısı düşünüldüğü kadar gündemde tutulamadı ve zaten amirallerin serbest bırakılmasıyla darbe meselesi alt sıralarda kalmaya başladı. Fakat emekli amirallerin de bildirisine konu olan 85 yaşındaki Montrö Anlaşması’nın alternatifsiz olmadığı cümlesi, iç ve dış siyasetin konusu olmayı sürdürdü. İktidar Montrö Anlaşmasıyla iç siyasette özellikle muhalefeti sıkıştırma konusunda zemin yoklama, dış siyasette de bir pazarlık enstrümanı olarak kullanmayı devam ettiriyor.

Zira, Karadeniz’e yapılan askeri yığınak konusunda NATO, dolayısıyla ABD tarafında durduğunu açık eden Erdoğan, Montrö kartını neden açtı? Avrasyacı ve ulusalcı çevrelerle yolunu neden ayırdı? AB’den Ukrayna liderine üst üste yapılan ziyaretlerin ve telefon görüşmelerinin arkasında ne var? Amerika neden Karadeniz’e girmek istiyor? Rusya ile ilişkiler nasıl etkilenecek? Karadeniz’deki gerilim sıcak bir çatışmaya dönüşür mü?

İç politikayla da yakından ilişkili dış politikanın bu sıcak gündemini, alanın  uzman isimlerinden Prof. Dr. İlhan Uzgel’le konuştuk.

Yayınladıkları Montrö bildirisiyle darbeye kalkışmakla suçlanarak tutuklanan, kabinenin darbe gündemiyle olağanüstü toplantı yaptığı, İçişleri Bakanı Soylu’nun, sabaha kadar uyumayıp deliller bulduklarını açıkladığı emekli amiraller serbest bırakıldı. Montrö ve darbe gündemiyle eşgüdümlü yaşanan iç ve dış siyasetteki gelişmelere bakıldığında bu bildiri tesadüf müydü?

AKP kontrolünde gelişmiş bir süreç diyemeyiz. Ama şu olur, siyasette sık karşılaşılan bir şeydir, karşınıza kendiliğinden bir fırsat gelir ve siz onu kendinize uygun hale çevirirsiniz. Daha çok buna benziyor yaşanan süreç. Yani hükümet kanadının açtığı bir Montrö tartışması vardı, deniz kuvvetlerinde cübbeli bir amiral vakası vardı, bunla ilgili tıpkı kendilerinden kısa bir süre önce büyükelçilerin yapmış olduğu gibi bir bildiriyle görüşlerini açıklamak istemiş olabilirler. Hükümetin el altından amiralleri bir şekilde kışkırttığını, sonra da onları darbe gerekçesiyle gözaltına aldırdığını söyleyemem, elimde böyle bir veri yok. Ama bunu hükümetin iyi bir fırsata çevirmeye çalıştığını söyleyebiliriz.

Ne gibi fırsatlar?

AKP için birkaç şeye faydası oldu; bir, o dönem hatırlayın iç politikada uyuşturucu kullanan bir AKP’li vardı, bu çok sıkıştırmıştı çünkü günlük değimle “kıvırma payı” olmayan bir hadiseydi. Onun uyuşturucu kullanmasından çok böyle birinin AKP kanalıyla yükselmiş olması hem kendi seçmeninin, hem Türkiye kamuoyunun çok gözüne batmıştı ve bunu toparlayamıyordu. Mesela buna iyi denk geldi. İkincisi, bunu darbeye çevirmenin şöyle bir avantajı oldu, karşısındaki ittifakı biraz zorladı, orada bir ayrışma yarattı, o bakımdan başarılı da bir hamle. Muhalefet liderlerinden Meral Akşener’in liderlik kapasitesini tartışmaya açtı. Mağduriyet psikolojisini yeniden gündeme getirdi, özellikle laiklik vurgusuyla, AKP’nin kendi seçmenine “Biz gidersek bakın bunlarla karşılaşacaksınız” deme imkanının sağladı. Bana sorarsanız, ulusalcı ve Avrasyacı amiralleri gözaltına aldırarak ABD’ye de “Bakın ben hâlâ onlarla uğraşıyorum” demiş oldu ve onlarla arasına bir mesafe koymuş oldu. Gerçek Avrasyacılarla, sahte Avrasyacılar arasındaki farkı gördük.

Nasıl farklar?

Yani Perinçek grubuyla, görüşlerine katılmayabiliriz ama daha samimi olanlar arasında. Ben de Mavi Vatan üzerine eleştirel yazılar yazdım, fikre bütünüyle itiraz ediyor değilim, evet bir denizcilik bilincinin olması bu topraklarda kötü bir şey değildir ama Mavi Vatan yayılmacı izler taşıyor, bu yüzden de bunun zarar verebileceğini söylemiştim. AKP ustalık dönemini yaşıyor ve ustalığı hizmet konusunda bir ustalık değil de, siyasette her şeyi lehine çevirebilme konusunda, bunun araçlarını yaratma ve kullanıma sokma, sürdürebilme konularında son derece ustalaştılar. Çünkü ellerinde çok imkan var. Türkiye’de hiçbir iktidarın elinde olmayan bir güç birikmekte. Şöyle söyleyeyim, aşağı yukarı ‘45’ten bu yana Türkiye’de hiçbir hükümet kendisine birebir bağlı bir istihbaratla çalışmamıştır. Bu çok hazin de bir şey çoğulculuk açısından. İşin bu yanı yeterince vurgulanmıyor bence, yani AKP yüzde 30’luk oy potansiyeli var ama askeri sivil bürokrasinin neredeyse yüzde 90’nını kontrol eder hale geldi. Bu büyük sakıncadır. Ama son gelişme kimin işine yaradı dersek tabii ki AKP’nin işine yaradı.

Dolayısıyla Mavi Vatan doktrini de sona erdi?

Çoktan sona erdi. Onu da bir pazarlık unsuruna çevirdi. AKP siyaseti böyledir, bir şeyi başlatırken, lanse ederken bir pazarlama mantığıyla bir ürünün lanse edilmesi gibi, büyük gürültüyle başlatılıyor, elektrikli arabayı düşünün, Karadeniz’i düşünün, Libya’yı düşünün, ancak bunlardan geri çekilmeler çok sessiz sedasız oluyor. Oruç Reis gemisi ve Barbaros falan bunların hepsi karaya çekildi. Mavi Vatan’a önce demir aldırdı, sonra hapse attırdı.

Belirttiniz, Erdoğan ittifaklarını bozup kurmada, yeni paydaşlar bulmakta mahir. ABD’ye “Avrasyacı ve ulusalcıları gözden çıkardım” mesajı verdiyse, yeni paydaşlar kim olacak?

Yeni paydaş yok. Samimi olan Mavi Vatancılarla işini bitirdi. Diğerleriyle, yani Perinçek grubu ve MHP ile devam ediyor. Şimdi dışarıdan paydaş bulmaya çalışıyor, biri AB, diğeri de Trump’ın kaybını Biden’le telefi etmeye çalışıyor. Bunu da Trump’a sunduğundan daha fazlasını vererek gidermeye çalışıyor.

TÜRKİYE S-400’DEN VAZGEÇİYOR

Isınan Karadeniz gündemine gelirsek, son birkaç günde Ukrayna Lideri Zelenskiy’in ziyareti, Çavuşoğlu-ABD Dışişleri Bakanı Blinken teması, Putin’le telefon görüşmesi, AB konsey ve komisyon başkanlarıyla görüşme ve tabii süren Montrö tartışması… Tüm bu temasların odağında esas olarak Amerika’ya mesaj mı var?

Başka şansı yok. İlk defa AB ve ABD Türkiye’ye karşı ortak hareket edeceklerini açıkladılar. Aslına bakarsanız S-400 füzeleri dışında çok fazla sorun yok ABD’yle ilişkilerde. Örneğin Türkiye “Fetullah Gülen’i verin” diyor ama o kadar, bu bir sorun değil, sorun S-400 füze sistemi. Türkiye de almışken ve hazır elinde duruyorken yine bir şey karşılığında bunlardan kurtulmaya çalışıyor. Mesela, bazılarının dediği gibi, “Siz de Suriye’de PYD konusunda bizim elimizi rahatlatın!” Ben böyle olduğunu düşünmüyorum, orda başka bir pazarlığın yapıldığını düşünüyorum. “Halk Bank gibi konularda bizi sıkıştırmayın, bunlardan kurtulalım” demeye çalışıyor. Biden yönetimi bir insan hakları, iki, Rusya konusunda daha ısrarcı bir pozisyonda olacak. Her alanda memnun edemez. Hem S-400’ler burada duracak, hem insan hakları konusunda hiçbir adım atmayacak, hem de Rusya’ya yakın olacak, bu üçünü birden alamaz. Dolayısıyla S-400’den vazgeçiyor, Rusya’dan kısmen vazgeçiyor, insan hakları konusunda da “Bana dokunma” demek istiyor. “Ben bu coğrafyada seninle iş yaparım, bölgesel konularda senin yanında dururum, sen de benim insan hakları konusunda çok sıkıştırma. Ben bu demokratikleşme dalgasında istisna olayım!” Yani bir tür Sisi modeli öneriyor ABD’ye.

Bu arada Halk Bank davası sona erdi ama kararın sonra açıklanacağı söylendi. Bu da Biden yönetiminin davayı koz olarak tutmaya devam ettiğini gösteriyor, ne dersiniz?

Öyledir, acelesi yok, şimdi kullanmazlar. Ekonomisi sorunlu olan, bölgede yalnızlaşmış olan Türkiye. Amerika ağırdan alıyor, zaten güvenlik sorunu olduğunda da, Doğu Akdeniz’de de, bence Libya’da da Batının çok işine yarayan işler yaptı Türkiye. Karadeniz’de de gayet uyumlu çalışıyorlar. Şu an Rusya’ya karşı NATO Çok Yüksek Seviye Hazırlıklı Gücünün komutanlığını Türkiye üstlenmiş durumda. Dolayısıyla Karadeniz’de Amerika’ya çok sorun çıkarmıyor. Aslına bakarsanız Suriye’de de çok sorun çıkarmıyor Türkiye. Türkiye sonuçta bir NATO üyesi ve Suriye’de kendi müttefikinin olmasının Amerika’nın özel bir itirazı yok.

ASKERİ OLARAK BEN SENİ ÇEVRELERİM

Hatırlamak için soralım, Amerika’nın uzunca bir zamandır Karadeniz’e girme çabası olduğunu biliyoruz. Bu çabanın altında ne var?

Bu Amerika’nın dünya sistemindeki yeriyle ilgili. Amerika dünyanın bütün açık denizlerinde askeri olarak bulunuyor. Rusya’yı Karadeniz’de sıkıştırmaya çalışıyor. Bunun araçları da var; biri Türkiye’dir, diğer araçları Romanya ve Bulgaristan’ın NATO üyesi yapılmasıdır, bunun devamını Gürcistan ve Ukrayna’da yapmak istedi ama Rusya’nın sert karşı hamleleri geldi. Gürcistan’da askeri güç kullandı, Ukrayna’ya yakın dönem dünya tarihinde çok az olan bir şey yaptı, Kırım’ı ilhak etti. Tamamen uluslararası hukuka aykırı bir şey yaptı. Amerika, Gürcistan ve Ukrayna’yı NATO’ya alamayınca hiç olmazsa Karadeniz’de askeri varlığını arttırarak hem Rusya’ya mesaj veriyor, hem de “Askeri olarak ben seni çevrelerim” diyor. Yaptığı budur.

RUSYA VE ABD'Yİ AYNI ANDA İDARE EDEMEZSİNİZ

İktidarın, şu günlerde Türkiye’ye sert mesajlar veren Rusya’yı denge siyaseti içinde tutabilme imkanları var mı?

Şimdiye kadar fena değildi fakat bir sorun var, Rusya’yla birçok alanda işbirliği varsa, daha fazla alanda sorun var. Ukrayna bunlardan bir tanesi. Azerbaycan-Ermenistan arasındaki çatışmada kısmen idare ettiler ama mesela Suriye’de İdlip’te sorun var. Ve bunu çözemediler henüz. Doğu Akdeniz’de Rusya Yunanistan’ın yanında, Libya da Türkiye’nin karşısında. Yani çok fazla sorunlu konu var. Buna rağmen Putin’le Erdoğan’ın benzer zihin dünyalarına sahip olmaları, sorunları liderler diplomasisiyle hızlı halledebilmeleri, ikincisi bu ilişki biçiminden Rusya’nın çok faydalanması. Rusya, bir NATO üyesinin kendisine yakın olmasının ABD ile ilişkiler ve NATO’da yarattığı sorunlardan sonuna kadar faydalandı. Özellikle S-400 satabilmesi büyük bir imkan sağladı. Dolayısıyla Türkiye gibi bir ülkeyi yakınında tutmayı hep tercih etti. Türkiye de Amerika’yla ilişkilerinde “Gidecek yerim var” demek istedi. Bu denge politikasını bir yere kadar sürdürebildi ama şöyle bir sorun var, Trump yönetimi bunu tolere edebildi, ama Biden yönetimi tolere etmeyeceğini söylüyor. İkincisi, Ukrayna krizi derinleşirse bu denge siyaseti artık tamamen sona ermek zorunda kalacak. Yani bunun sonuna gelindi. Her siyasi tercihin bir sınırı oluyor. Rusya ve Amerika’yı aynı anda sürekli idare edemezsiniz. Şöyle söyleyeyim, Türkiye bu koşullarda, yani AKP iktidarının yarattığı bu iktisadi, siyasi koşullarda Batı sistemine bağımlılığını arttırmıştır. Dış politikada daha atak olacağız, bölgeyi biz denetleyeceğiz derken iyice yalnızlaşmıştır. Bütün bu hususları bildiği için de ABD, Türkiye’yi sıkıştırmaya başladı ve AKP Hükümeti buna karşı koyabilecek imkana sahip değil.

Ve bunu Rusya da görüyor?

Evet, Ruslar bunu gördükleri için hem Montrö konusunda, hem Ukrayna konusunda sert mesajlar veriyorlar, “Buraya bulaşmayın” diyorlar. “SİHA falan göndermeyin!” Ayrıca Türkiye’ye uçak seferlerini azalttılar. Mesaj gayet açık aslına bakarsınız. Ukrayna’da, Karadeniz’de kriz yoğunlaşırsa ve Türkiye safını daha fazla belli ederse, Rusya’dan çok daha sert hamleler gelebilir. 2015’te uçak düşürme krizinde bunu yaşadık. Rusya dediğim gibi dış politikasında, güvenlik politikasında çok sert önlemler alan, içerde muhaliflerine de çok sert bir ülke. Rusya’yı Amerika karşısında antiemperyalist bir güç olarak tanımlamıyoruz. Kapitalist, otoriter ve yayılmacı bir ülkedir. Ve sıkışınca Amerika’yla çok iyi işbirliği yapar. O da Çin’i dengeleyici olarak kullanarak Amerika’yla ilişkilerde el yükseltiyor, pazarlık gücünü arttırmaya çalışıyor. Dolayısıyla Rusya’yı Batı ile ilişkilerde bir kurtarıcı olarak görmek doğru değildir. Türkiye’nin dış politikadaki seçeneklerini çoğaltması, dengeleyici kullanması dış politikanın saf mantığı açısından ve reelpolitik açısından anlaşılır bir şeydir. Türkiye tarihinde bunu iki defa yaptı ve önemli sonuçlar elde etti. Mesela 65’ten itibaren Sovyetleri dengeleyici olarak kullanmak soğuk savaş koşullarında önemliydi. Ve o Sovyet yatırımlarının biz hâlâ kaymağını yiyoruz. Çünkü sanayiye, üretime dönük yatırımlardı. Rusya ile ilişkiler bugün böyle değil. AKP’nin bir denge oyununa indirgendi. Açıkçası bizim halk olarak bundan elde ettiğimiz bir fayda ve çıkar yok maalesef.

İÇERİDE KURDUĞUMUZ REJİME KARIŞMAYIN

Batının, insan hakları ve demokrasi meselesini görmezden gelme tavrından söz ettiniz. Geçen hafta AB üst düzey temsilcilerinin Erdoğan’la yaptıkları görüşme, daha çok koltuk krizi üzerinden magazinsel yönüyle öne çıktı ama mülteciler gibi başlıklarda pazarlıklar yapıldığı kulislere yansıdı. Bu arada İtalya Başbakanı Draghi, “Protokol krizi beni çok üzdü ama burada üzerinde durmamız gereken şey, ‘diktatör’ diyebileceğimiz kişilere ihtiyacımız da var” dedi.  Batı-Türkiye ilişkileri bu minvalde mi ilerleyecek?

Evet. Bu Macron’un Sisi için söylediği sözlere benziyor. Bu çok acı bir şey aslına bakarsınız. Akademik literatüründe Türkiye rekabetçi otoriter rejim olarak tanımlanıyor artık. Rusya’da Putin, İsrail’de Netanyahu, Macaristan’da Orban, Filipinlerde Duterte ile aynı klasmanda bir ülke olarak görülüyoruz. “Bizim içerde kurduğumuz rejime karışmayın, biz sizinle Montrö mü, mülteciler mi, Doğu Akdeniz mi, Karadeniz mi, bunlarda uyumlu oluruz. Yeter ki bu bizim iktidarda kalmamıza katkı sağlasın.” Dış politikanın mantığı buna dönüştü çünkü. İçeride zayıfladıkça ve zorlandıkça iktidar ömrünü sürdürme odaklı bir siyasete geçildi.

ABD'DEN BİR ŞEY ALMADAN MONTRÖ’DEN VAZGEÇMEZ

Erdoğan’ın, Montrö’nün mutlak olmadığını, günü gelince alternatifinin yaratılabileceği mesajının asıl muhatabı kim?

Birkaç mesajı var orada da, dediğim gibi bunları iyi hesaplıyorlar aslına bakarsanız. Bir tanesi içeriğe dönük, kurucu metinleri tartışmaya açıyor, burada ideolojik bir boyut var, Biliyorsunuz AKP ve İslamcı çevreler çok uzun süredir Kurtuluş Savaşı’nı küçümseme, Lozan’ı hezimet olarak görme şeklinde bir eğilime sahipler. Montrö’yü de onun uzantısı olarak görüyorlar ki, doğru. Ulusalcılar da, milliyetçiler de böyle görüyor. Tabii ki Montrö Lozan’ı tamamlar, eksiklerini giderir boğazlar konusunda. Orada ideolojik hesaplaşma boyutu var. Çünkü yeni bir rejim kuruyor. Yani sıradan bir siyasi parti seçimleri kazandı, iktidara geldi süreci yaşamıyoruz. Muhalefet, karşımızda bir iktidar var, biz de muhalefet partisiyiz karşılıklı atışıyoruz! Öyle bir şey yok. Onun ayırımında olsalar iyi olacak.

İkincisi, tabii ki Amerika’yla pazarlık konusu olması. Orada ABD’ye şöyle ince bir mesaj veriyor, “Türkiye tarihinin en sağlam, en oturmuş, dokunulmaz görülen, aslına bakarsanız iyi de işleyen bir anlaşmasını bile sizin için çekinmeden çıkarıp masaya koyabilirim!” Bana sorarsanız yaptığı en önemli şey Montrö’yü yumuşatmak oldu, yani tartışılabilir hale getirdi. Gündeme soktu. Çok sıkı bir vida vardı, onu gevşetti.

Gevşetilen vida, yerinden de çıkarılabilir mi?

Bu, Montrö’den ertesi gün çıkar anlamına gelmiyor. Şundan dolayı çıkmaz, Amerika’dan bir şey almadan bundan vazgeçmez. Yoksa biz İstanbul Sözleşmesi gibi bir gece Montrö’den de çekildiğini görebilirdik. Fakat Montrö büyük balık olduğu için, şimdilik Amerika ile ilişkilerde bir pazarlık unsuru olduğunu göstermiş oldu. Zaten uzun süredir dış politika AKP ile ilgili bir şey, bizimle ilgili olmaktan çıktı. Buna da kestirmeden “Saray ve dünya siyaseti” diyorum. Arada biz yokuz, Saray’ın varoluş meselesi, bir de bu bağlamda dünyayla kurduğu ilişki var. Bu genel çerçeve içinde hareket ediyor her şey. Montrö meselesi de bunlardan bir tanesi. Bunu Ruslar da gördüler, ki onlar da hemen bir açıklama yaptılar. Yani, Kanal İstanbul, amirallerin bildirisi, Ukrayna meselesi, Amerika’nın Karadeniz’e daha fazla girme çabası hepsi bir bütündür. Bir tanesi tesadüf olabilir ama hepsi birden tesadüf olamaz.

SICAK ÇATIŞMA BEKLEMİYORUM

Karadeniz’deki kriz derinleşip sıcak çatışmaya dönebilir mi?

Ukrayna’da bir ihtimal var ama çok yakın değil. Rusya, Ukrayna politikasında elde edeceklerini zaten etti. Kırım’ı ilhak etti, Rus azınlığın yaşadığı Donbass bölgesinde özerklik ilan ettirdi, yani Kiev yönetiminin merkezi kontrolünü zayıflattı orada. Bunun ötesinde bir hamle daha yapacağını zannetmiyorum. Bu, Rusya’nın imajını daha da bozuyor, daha fazla güvensizlik yaratıyor, NATO’yu güçlendiriyor. Dolayısıyla başına böyle bir bela alacağını zannetmiyorum. O yüzden de sıcak bir çatışma beklemiyorum. Beklemediğimiz bir sürü şey oldu dünyada. Biz Kırım’ın ilhak edileceğini de beklemiyorduk ama şu anda orada bir denge kurulmuş gibi. Dolayısıyla şu an bir sıcak çatışma ihtimali düşük.

ESAS MÜCADELE ÇİN VE ABD ARASINDA YAŞANACAK

Gelişmeler, yeni bir soğuk savaş süreci olarak da tanımlanıyor. Emperyalist ülkelerin hegemonya alanlarını arttırma, çoğaltma, birbirleriyle de çatışmalarının artacağı bir döneme mi giriyoruz?

Zaten girdik ona, bir süredir öyle devam ediyor. Bunun birkaç cephesi var, mesela Baltıklar bunun bir cephesi, Rusya ortada, ikili oynuyor ama esas mücadele Amerika ile Çin arasında. Bu durumun çatışma ve gerilim yaratacağını tahmin etmek zor değil, Mesela Güney Çin denizinde gerilimli bir süreç yaşanıyor, ABD savaş gemileri orada tatbikat yapıyor Güney Kore’yle, Çin, Rusya’yla orada tatbikat yapıyor, Çin yapay adalar oluşturuyor, sonra insan yerleştirip bunların deniz yetki alanları var diyor. Dolayısıyla ABD için esas sorun Çin. Çünkü küresel kapitalizmin liderliğini üstlenme anlamında Rusya’nın böyle bir kapasitesi ve kabiliyeti yok. Ancak Çin öyle değil, Çin’i yerini tehdit eden bir aktör olarak görüyor. O yüzden de temel derdi Rusya’yı kuşatmak ama en son noktada Çin’den uzaklaştırıp yanına çekmek gibi bir strateji izlediğini düşünüyorum. Çin de yayılmacı bir ülkedir, Rusya’nınki daha karasal bir yayılmadır, jeopolitiktir, Batı emperyalizmi katmanlıdır, yani bir sürü boyutu içerir. Çin ise daha çok iktisadi araçlarla dünyaya yayılmaya çalışıyor ve Amerika’nın bıraktığı her boşluğa girmeye çalışıyor. Bunda başarılı da oldu. Dolayısıyla maalesef tüm bunların bize, emekçilere, çalışanlara falan bu mücadelelerin hiçbir faydası yok ve olmayacak da. Bu tespiti de yapmak durumundayız.

Çin hem otoriter, hem kapitalist, hem de insan hakları, demokrasi konusunda hiçbir kaygısı yoktur. Demokrasiyi de çok farklı algılıyor, Batılı demeyeceğim, çünkü insan hakları artık Batıya ait bir kavram değil, evrensel bir kavram. Türkiye’de yapılan en büyük hatalardan biri insan haklarını Batı’ya, bir kuruma, bir coğrafi bölgeye, bir tarihe hapsetmek. Bunun evrensel olduğunu ve dünyadaki bütün halkların bir ortak kesen, bir gelişim çizgisi izlediğini, bunun içinde anti-kolonyal mücadelenin de, ırkçılık karşıtı mücadelenin de, işçi sınıfı mücadelesinin de olduğunu nedense insanlar atlıyorlar. Dolayısıyla bizim bunlara sahip çıkmamız gerekiyor. Burada bizim Amerikan emperyalizmine karşı duruşumuzun, bizi Putinciliğe veya Çin modeline götürmesine gerek yok.

DIŞ POLİTİKANIN KURUMSALLIĞI BİTTİ

İktidarın, dış politikadaki alınan keskin virajlarda, diğer konularda olduğu gibi bir hesap verme durumunun olmamasını, ek olarak bütün bu dönüşlerin antiemperyalizm, bağımsızlık argümanlarıyla pazarlanıyor olmasını nasıl yorumlarsınız?

Doğru, hayatın hiçbir alanında hükümet kamuoyuna hiçbir açıklama yapmıyor. Mesela doların nereye gittiğinden, İstanbul Sözleşmesi’nden niye çekildiğinden veya biz mesela neden Katar’la çok samimiyiz de, Birleşik Arap Emirlikleri’yle (BAE) çok kavgalıyız? Katar’la neyin pazarlığı yapıldı ve Katar Türkiye’nin dostu oldu da, BAE neden Türkiye’nin düşmanı oldu? Ortak sınırımız yok, ortak tarihsel sorunlarımız yok. Putin’le neyin pazarlığı yapılıyor, bilmiyoruz. Dedim ya Saray ve dünya şeklinde bir dış politika süreci yaşıyoruz. Dolayısıyla da dış politika konusunda hesap verilebilirlik düzeyi son derece azaldı, çünkü çok dar bir çevre içinde yapılır oldu, kurumsallığı bitti, mekanizmayı bilmiyoruz, yapılan pazarlıkları da, sonuçlarından geriye sararak tahmin etmeye çalışıyoruz. Hükümetin neredeyse 15 yıldır izlediği dış politikanın bize herhangi bir faydası yok. Libya ile yapılan anlaşmanın da bir faydası yok, çünkü o Yunanistan’ın Mısır’la yaptığı anlaşmayla anlamını yitirdi. Neden Libya’da olduğumuzu da tam olarak hükümet bize açıklamıyor. “Libya’da olmazsak Akdeniz’de denize giremeyiz” gibi absürd bir argüman geliştirip sonra da bu fikri esas ortaya atan insanı götürüp gözaltına alıyor. Dolayısıyla bir tutarlılık da yok. Ama sağ siyasetin tutarlık gibi bir derdi de yok. Çünkü seçmeni önemsemediği sürece bunu keşfettiği noktadan itibaren bu kaygıdan tamamen uzak bir dış politika, iç politika ya da ekonomi politikası yürütmeye başladı.(Evrensel)