Görüş ve Düşünce Gerçek iklim politikaları ile palavraları nasıl ayırt edebiliriz?



ID:74849
Yayınlanma:
09 May 21

Göz boyamak için yapılan birçok açıklamanın tek amacı, aslında dünyayı yok etmeye devam eden endüstrilerin kâr oranlarını korumaktan ibaret.

Elveda iklim inkârcıları, merhaba iklim palavracıları. İklim acil durumunun etkileri artık o kadar aleni ki, yalnızca gerçekten aldatılmış olanlar hâlâ bunu inkâr ediyor. Bundan ziyade, artık herkesin bir şeyin yapılması gerektiği konusunda hemfikir olduğu bir noktadayız; fakat [liderlerin ve patronların/ç.n.] büyük kısmı yalnızca afaki, uzak ve faydasız eylem taahhütlerinde bulunuyor. Netice itibariyle, şu anda, iklim felaketini engellemek için yüzde 45’lik bir düşüşün gerekli olduğu 2030 yılına kadar, küresel karbon emisyonunda yüzde 0.5’lik bir azalma yolunda ilerliyoruz.

YEŞİL YALANLAR NASIL AÇIĞA ÇIKARTILIR?

Peki bu yeşil aldatmacayı [ing. greenwash] nasıl tespit edebiliriz? Şaşmaz bir pratik kural, önerinin gerçekten de emisyonu büyük miktarda ve yakın zamanda azaltıp azaltmadığı ve öneri sahibinin aslında iklim acil durumunu başka bir yerde daha kötü hale getirip getirmediğine bakmaktır.  En tepeden, bir okçuluk yarışmasındakinden daha fazla hedef belirleyen dünya hükümetleriyle başlayalım. Bu alanda küresel lider, kısa bir süre önce 2035’e kadar dünya çapında yüzde 78’lik emisyon azaltma sözü veren İngiltere’dir. Hedefler belirlemek gerekli bir ilk adım olsa da karşılanması gereken şey eylem ve anında verilen evrensel bir yanıt olmalı: yani, “Bana politikalarınızı gösterin!”

Sorun şu ki, İngiltere’nin sürdürdüğü devasa yol inşaatları, hurdaya çıkarılan bir konut enerji verimliliği programı ve kesilen elektrikli otomobil teşvikleri, yeni petrol ve gaz arama faaliyetleri, havalimanı genişletmelerini durdurmada ve yeni bir kömür madeninin açılmasını engellemede yaşanan başarısızlık (bunun yerine hükümet gecikmeli biçimde bir kamu soruşturması yürütülmesini emretti) gibi bazı güncel politikalar, bu karbon emisyonunu aşağı değil, yukarı doğru itiyor.

Bununla birlikte, bir şeyi yaparken farklı bir şey söyleyen yalnızca Boris Johnson hükümeti değil. Hepsi de iklim konusunda keskin sözler söylüyor ama Çin her hafta büyük bir kömür yakıtlı elektrik santrali inşa ediyor, Japonya denizaşırı kömür santrallerinin en büyük finansörlerinden biri olmaya devam ediyor ve Norveç devasa boyutlarda yeni petrol ve gaz sahaları açıyor.

DÜNYA ÖLÜRKEN KÂR PEŞİNDE OLANLAR

Kanada Başbakanı Justin Trudeau, iklim değişikliğinin 'varoluşsal bir tehdit' olduğunu söylüyor ama ülkenin emisyonu katran kumu kullanılması nedeniyle 2015 tarihli Paris Anlaşması’ndan bu yana gerçekten de arttı. Üstelik pek çok ülke hâlâ fosil yakıtları sübvanse ediyor; bu durum ise, sigarayı bırakmaya çalışırken daha fazla sigara satın almaya benziyor.

Dünyadaki ormanlar, aynı laf salatası sebebiyle talan ediliyor. Endonezya, Demokratik Kongo Cumhuriyeti, Peru ve Kolombiya, 2014 yılında ormansızlaşmayı 2030 yılına kadar sona erdirme sözü verdi. Buna karşın, o zamandan beridir BM’ye sunulan resmi karbon emisyonunu azaltma taahhütlerinde, hiçbiri bu vaadini teyit etmedi.

Eğer ortada bir gerçek varsa, o da şirketlerin hükümetlerden daha fena saçmaladıklarıdır ve fosil yakıt devleri bu işin üstadıdır. Şu ana dek güvenli bir şekilde yakılamayacak kadar fazlasına sahip olduğumuz halde, çoğu [enerji şirketi/ç.n.] hâlâ yeni rezervlerin peşinde.

Chevron, karbondioksit emisyonunu havada yakalamayı ve bir çözüm olarak bunları yeraltında depolamayı öneriyor; bu çözüm tabii ki ürünlerinin yanmaya devam etmesini sağlayacak. Ne var ki, karbon yakalama ve depolama planları, 2019 karbon emisyonunun yüzde birinden daha azını kapsıyor. ExxonMobil, 2030 yılına kadar 50 milyon ton karbondioksit depolamak amacını güden karbon yakalama projesi için kamusal finans desteği istiyor. Bu miktar, ürünlerinin neden olduğu 2020 emisyonunun yalnızca yüzde sekizine tekabül ediyor.

HER TAŞIN ALTINDAN ONLAR ÇIKIYOR

Kamuoyu ile paylaşılan bir başka teknolojik çözüm ise, teorik olarak yenilenebilir enerji kullanılarak üretildiğinde temiz bir yakıt olan hidrojen gazı. Bununla birlikte, bu planın en hevesli destekçileri yine işbaşındaki fosil yakıt şirketleri. Küresel Hidrojen Konseyi’nin üyeleri arasında Saudi Aramco, BP ve Total bulunurken, İngiltere Parlamentosu’daki hidrojen grubu, Shell ve gaz ağı ile kazan üreticisi şirketler tarafından finanse ediliyor.

Neden mi? Çünkü hidrojen, petrol şirketlerinin fosil yakıtlardan vazgeçmeksizin yeşil enerjiye yönelmesinin bir yolu. Hidrojen Konseyi’nin 2020’ye dek eş sekreterliğini yürüten Pierre-Etienne Franc, “Bu, elimizdeki fosil yakıt tabanlı sistemde atıl durumda kalacak yatırımlardan kaçınmanın bir yolu” diyor.

Konutların ısıtılması, şu anda İngiltere’deki karbon emisyonunun yüzde 14’ünü üretiyor ve yeşil bir alternatif bulmak büyük ölçüde zor. Buna karşın, bir temiz enerji uzmanı olan Michael Liebreich, hidrojenin 'çok yetersiz bir çözüm' olduğunu ve elektriğin doğrudan ya da bataryalar aracılığıyla kullanılmasının neredeyse imkânsız olduğu ağır sanayi ve belki havacılık ve nakliye sektörleri için düşünülmesi gerektiğini söylüyor.

SSE şirketi, İngiltere’deki en büyük elektrik tedarikçilerinden biri ve İngiltere’nin ev sahipliği yaptığı kritik öneme sahip ‘UN Cop26’ adlı iklim zirvesinin 'en büyük ortağı'. Bununla birlikte, şu anda İngiltere’de yeni bir gaz santrali inşa eden yegâne şirket. Bunun dışında, bir de elektrik santralinde odun yakmak için devletten büyük destekler alan Drax adlı şirket var. Yaptığı şeyin ‘iklim dostu’ olduğu hususunda ısrar etse de pek çok bilim insanı ve çevreci bu iddiaya katılmıyor.

Drax, gelecekte odun yakan elektrik santraline karbon yakalama özelliği eklemeyi öneriyor ve bunun karbondioksitin atmosferden ağaçlar ve bitkiler yoluyla yakalanması anlamına geleceğini iddia ediyor. Fakat bu yaklaşımın bazılarının öngördüğü küresel ölçekte işlemesi için, şu anda dünyayı besleyen ekili arazilerin yüzde 25 ilâ yüzde 80’ini oluşturan, tahminen 0.4 ilâ 1.2 milyar hektarlık bir araziye ihtiyaç var. Doğal Hayatı Koruma Vakfı (WWF) ve diğer STK’ler geçtiğimiz günlerde bloğun biyoenerjiyi sürdürülebilir diye tanımlama konusundaki 'felaket' kararından sonra Avrupa Komisyonu’ndan ayrıldılar.

EKOLOJİK FELAKETİ FİNANSE EDENLER

Sırada büyük bankalar var; Paris İklim Anlaşması’nın sonrasında, 2020 yılındaki fosil yakıt finansmanı 2016 ya da 2017’dekinden daha fazlaydı. En tepede JPMorgan Chase bulunuyor; buna karşın 'Paris uyumlu bir finansman stratejisi' hayata geçiriyor ve 2030 yılına kadar ‘yeşil girişimler’ için 1 trilyon dolarlık 'finansman ve yardım sağlamayı amaçlıyor'.

Barclays ve BNP Paribas şirketleri, geçtiğimiz ay BM destekli Net-Zero Banking Alliance’ın kurucu üyeleri oldu; ne var ki, her ikisi de 2015 yılından beridir ilk 10 fosil yakıt finansörü arasında yer alıyor. Dünyanın en büyük yatırımcısı ve iklim değişikliğinin 'küresel bir tehdit' olduğunu ifade eden bir şirket olan BlackRock’un 'Karbon Geçişine Hazırlık' fonu, bünyesinde Chevron, ExxonMobil ve diğer fosil yakıt devlerini bulunduruyor.

Şimdi de pek çok şirketin gelecekteki ‘iklim nötrlüğünü’ öne sürmenin bir yolu olarak önerdiği karbon emisyonunda telafi meselesine dönelim. Uzun vadeli iklim değişikliğine şüpheyle yaklaşan Nigel Farage, telafi işine girerken bir uyarı zili çalmalı.

Emisyon telafisi teoride kulağa iyi gelse de çoğu zaman hayali hesaplamalardır. Ağaç dikmek yaygın bir fikir ama gezegendeki olası her yeni ağaç kök salsa ve karbonu emmeye başlasa bile, fosil yakıt emisyonu yine de boğucu yoğunluğunu koruyacak.

Bir sivil toplum kuruluşu olan Grain’e göre, Shell, 2030 yılına kadar 120 milyon tonluk telafiye niyetliyken, Nestlé’nin yılda 13 milyon ton karbondioksiti 'doğa tabanlı çözümlerle' telafi etme hedefi, yılda 4.4 milyon hektar -yaklaşık olarak Danimarka’yla aynı büyüklükte- bir arazi gerektirecek. Yine de şirket, KitKat’ların 2025 yılına kadar karbon nötr olacağını söylüyor ve bu çok olumlu bir haber.

Hatta BM iklim finansmanı elçisi ve İngiltere Merkez Bankası’nın eski yöneticisi Mark Carney bile, geçtiğimiz günlerde bu karbon telafisi meselesi yüzünden bir tuzağa düştü. Başkan yardımcılığını yaptığı yatırım şirketinin fosil yakıtlara yatırım yapmasına karşın 'net sıfır' olduğunu, çünkü şirketin yenilenebilir enerjiye de yatırım yaptığını öne sürdü. Bir kesim, bunu bir 'muhasebe üçkâğıdı' diye nitelendirdi. Bense buna çöp yığını diyorum.

ASLAN PAYI TAŞIMACILIK SEKTÖRÜNÜN

Havacılık şirketleri de yeşil palavraların baş dağıtıcıları konumunda. Ryanair, salgından önce, yolcu/kilometre başına düşen karbondioksit miktarının Avrupa’daki en düşük oran olmasıyla övünüyordu ve yolcu sayısındaki artışın toplam emisyonun artması anlamına geldiğini vurgulamayı da ihmal etmiyordu.

London City, karbon nötr olduğu öne sürülen birçok havaalanından biri ve güncel uçuşlar bu hesaba dahil değil. Ve British Airways’in sahibi, 2030 yılına kadar uçuşlarının yüzde 10’unu sürdürülebilir havacılık yakıtıyla güçlendirmeyi vaat etti; bu tarihe dek dünya genelindeki emisyonu yarıya indirmesi gerekiyor. Bu arada İngiltere, kısa mesafeli iç uçuşları yasaklayan Fransa’nın aksine, iç hat uçuşlarında uygulanan vergileri indirmeye hazırlanıyor.

Denizcilik endüstrisi, belki de en azılı taşımacılık suçlusu. Kasım 2020’de, 'iklim değişikliğine karşı küresel mücadeleye katkıda bulunduğunu' dile getiren Uluslararası Denizcilik Örgütü, emisyonun 2030 yılına kadar artmasına onay veren bir anlaşma imzaladı. Bunun ardından ormansızlaşmayı sona erdirmeyi taahhüt eden devasa et şirketlerinden bahsedebilirim ama bunu 14 yıl boyunca yapmayacaklar; yahut motor ya da teknoloji endüstrilerinden de söz edebilirim ama sanırım buraya kadar genel resmi anladınız.

Peki tüm bunlardan ne anlam çıkarmalıyız? Ortada gerçek bir iklim eylemi olmadığını düşünmeyin: Yenilenebilir enerji ve elektrikli araçlar süratle yaygınlaşıyor. Ve şirketlerin vaatleri de kimi zaman etkileyici olabiliyor; mesela Burger King servis ettiği köftelerde daha az et ve daha fazla bitki bulunacağı taahhüdünde bulunuyor.

Ne var ki, her bir hükümet ve kurum kararı -‘Artık karbonu gerçekten de azaltıyor musunuz?’ gibi- bir palavra testinden geçmek zorunda kalana kadar, iklim krizi karşısında bir acil durum gibi davrandığımızı düşünürsek yalnızca kendimizi kandırmış oluruz.(Damian Carrington: The Guardian / Çeviren: Tarkan Tufan)