Röportaj/Söyleşi Suudi-Türkiye yakınlaşmasının arka planı ve Ortadoğu'daki yeni ilişkiler



ID:75604
Yayınlanma:
30 May 21

"Hem Suudi Arabistan hem de Türkiye, İslam dünyasındaki 'Sünnilerin' liderliğine oynuyorlar. Erdoğan, Osmanlı hilafetini modern tarzda canlandırıp geliştirme arzusunda. Bu tarihi rekabet ve diğer etkenler, iki devlet arasındaki anlaşmazlık dosyasının hemen ve kolayca kapatılmasını önlemektedir."

Ortadoğu devletleri arasında süregelen gergin ve hatta çatışmalı ilişkiler, son altı aydan bu yana yerini diyaloga ve dolaysız görüşmelere bıraktı.

Birleşik Arap Emirlikleri (BAE), Bahreyn, Sudan, Fas gibi birçok Arap devleti İsrail ile normal ilişki kurdu. Umman Sultanlığı ile Katar, zaten bir şekilde İsrail'e çoktan el uzatmışlardı.

Adı geçen devletlerin yöneticileri, hem Suriye hem de İran'a dolaylı heyetler gönderdiler. Gelişmenin yönünü yakından izleyen AKP iktidarı da diyalog trenini kaçırmamak amacıyla Mısır, BAE ve S. Arabistan ile çeşitli düzeylerde temasa geçti.

Arka planda İsrail'e yönelik açılımı teşvik edip kendisi de ilan edilmemiş temaslarda bulunan Suudi Arabistan Krallığı ise, daha kapsamlı bir siyasi açılım ve müzakerenin kapılarını açmış gözüküyor.
Bölge çapındaki bu gelişmelerin bir değil birkaç nedeni var:

İlki; Biden yönetiminin, Orta Asya ve Uzakdoğu/Pasifik bölgesine yoğunlaşma stratejine ağırlık vermesi.

ABD'nin karşısında Rusya ve Çin gibi iki rakip süper devlet var. Bir yandan iki devleti, arka bahçesi saydığı Ortadoğu'dan uzak tutmaya gayret ediyor; diğer yandan da dünya hegemonya mücadelesinde Rusya ile müttefiki Çin'i birbirine düşürüp ilkini kontrol etmek, ikincisinin teknolojik/ekonomik yükselişini önlemek istiyor. 

Bu strateji ise, Amerikan yönetimini, yeni bir Ortadoğu politikası oluşturma arayışına zorluyor.

Ana hatları ve çerçevesi belli olmasına rağmen bu politikanın ayrıntıları henüz netleşmiş değil. Hem Asya hem de Ortadoğu'da, Biden ekibinin elindeki kozlardan ilki, insan hakları ve demokrasi meselesidir.

Elbette bu onların insan haklarına saygısından ileri gelmiyor. Tersine, ABD'nin Rusya-Çin ikilisiyle mücadelesinde bir araç olarak kullanılacağı gibi Amerikan çıkarlarına hizmet edeceği ölçüde işlevsel olacaktır.

Bu taktik, rakiplerin işlerini zora sokup onları bu noktada kıstırma taktiğidir. Tıpkı karanlık işlerde parmağı olan Rusyalı muhalif Aleksey Navalni ve Uygur Türkleri meselesini Biden'ın sahiplenmesi gibi. 

Biden'ın Kovid-19 virüsünün Çin'deki bir laboratuardan sızdığına dair iddiasının araştırılması konusunda istihbarata verdiği talimat ile Çin'in yanıt olarak Amerika'daki biyolojik laboratuara işaret etmesi de bu çerçevede görülebilir. 

Aslında Biden ile çevresindeki söz ve karar sahipleri, bir bakıma Ortadoğu'da yeterince yer edindiklerini ve nüfuz sahibi olduklarını düşünüyorlar.

Bundan sonra ise baş hedefleri saydıkları Asya ve Uzakdoğu/Pasifik bölgelerine yoğunlaşmak istiyorlar.

Ortadoğu'da gereğinden fazla oyalanmamak, bütün çabalarını Asya'daki muhtemel çatışma ve mücadele bölgelerine ayırmak niyetindeler. 

Nitekim Dışişleri Bakanı Antony Blinken, Amerikan seçimleri sırasında, "Ortadoğu'da daha az bulunmalıyız" demişti.
ABD Milli Güvenlik Danışmanı Jake Sullivan da, "ülkesinin bölgedeki çatışmalara daha az müdahil olacağını" açıklamıştı.
Bunun en somut neticesi ise Yemen'deki çatışmanın durdurulması yönünde Biden yönetiminin hem Suudi Arabistan hem de BAE yönetimlerine yaptığı telkinlerdi ki, belli oranda bu tür "telkin"ler sonuç alıcı oldu. 

Esasen Amerikan yönetimi, Ortadoğu'daki çatışma ve gerginlikleri elverdiğince halletme taktiği güdüyor ki, kontrol elinden kaçmasın.
Ekonomik ve diplomatik baskılar yoluyla İran ile nükleer anlaşma için müzakere masasına oturmayı kabul etmesi bu tutumun bir örneği. 
Suriye ve Irak'taki Kürt oluşumlarına verilen destek de bölgedeki Amerikan varlığını garantiye almak isteyen "devletler oyunu"ndaki jeopolitik planın bir parçası olarak görülebilir. 

7-21 Mayıs arasında Doğu Kudüs'te başlayan kitlesel barışçıl gösteriler ve silahlı çatışmalar sırasında özellikle İslamcı HAMAS ve diğer Filistinli direniş örgütleri tarafından İsrail'deki çeşitli hassas hedeflere fırlatılan 4 binden fazla roket nedeniyle, "İsrail'in kendini her türlü silahla savunması meşrudur" diyen Biden, bir anlamda İsrail'in Gazze bölgesinin havadan ve karadan bombalanmasına izin verdi.
Ancak üyesi olduğu Demokrat Parti senatörlerince eleştirildi ve dünya kamuoyunun tepkisi karşısında geri adım atmak zorunda kaldı.
Bağlı olarak İsrail ile Filistinliler arasında ateşkes yapılması konusunda devreye girdi.

Ardından Dışişleri Bakanı Blinken'i bölgeye gönderen Amerikan Başkanı, bölgedeki baş müttefiki İsrail'in tahripkârlığı ve saldırganlığının ağır yükünü taşımak yerine Arap dünyasıyla biraz daha dengeli ilişkiler kurmak istemektedir.

Ayrıca bu, onun şimdilik gerginlik ve çatışmadan kaçındığını göstermektedir. 

İkincisi; ABD, askeri ve ekonomik bakımdan, doların küresel itibarı açısından henüz ön sıralarda olmasına rağmen uzun vadede (mesela 20-30 yıllık süre içinde) güç kaybedip gerileyen bir süper devlet olarak görülmektedir.

Bu durum, eski sadık müttefiklerinin de dikkatini çekmiş olacak ki, bir taraftan Amerika ile sıkı ve çok yönlü bağları olan Ortadoğu devlet yöneticileri, diğer taraftan gelecekte siyasi-ekonomik yatırım yapma bağlamında Rusya ve Çin gibi ülkelerle benzer ilişkiler kurabiliyorlar.
Türkiye, İsrail, Suudi Arabistan, Sudan, Mısır, Birleşik Arap Emirlikleri ve Katar'ın son birkaç yılda Moskova ve Pekin yöneticileriyle olan münasebetlerine bakarak bu eğilimi gözlemleyebiliyoruz.

Üçüncüsü; 2003'te Irak'ı işgal ederken "tek at, tek mızrak, tek efendi süper devlet" olarak ortalıkta dolaşan ve hatta "Amerikan imparatorluğu" hayalleri peşinden koşan maceracı Bush ve Neoconlar (Amerikan yönetiminin İsrail yanlısı radikal Yeni Muhafazakâr ekibi), bir dizi kanlı maceradan sonraki denge değişikliğinde, karşısında yükselen Rusya ve Çin'i gördü.

Irak'tan çekilmek zorunda kalan Amerika, bölgede boşluk bıraktı. Özellikle Barack Obama devrinde, eskisine oranla yayılmacılığa ara verip kendi kabuğuna çekildi.

Bu boşluk, ABD müttefiki bölge devletleri ile Fransa ve İngiltere ikilisinin devreye girmesine yol açtı.

Yanlış yere "Arap Baharı" diye isimlendirilen Tunus, Mısır, Suriye, Yemen, Bahreyn ve Libya'daki halk ayaklanmalarını fırsat bilen bazı bölge ülkeleri, hem olaylara müdahil oldular hem de mevcut rejimlerin devrilmelerine ya göz yumdular ya da destek verdiler.

Bu ülkeler sırasıyla S. Arabistan, Katar, BAE ve Türkiye idi. Mesela S. Arabistan-BAE ikilisi "Arap koalisyonu" adına Yemen'e askeri müdahalede bulundu; bunu Suriye, Libya ile Sudan'a dolaylı müdahale izledi.

Türkiye de aynı politikayı izledi. Tunus ve Mısır olayında İslamcı İhvan hareketini destekleyip iktidara gelmelerine var gücüyle destek verdi.

Keza Katar, S. Arabistan ve BAE ile ittifak yaparak Suriye'deki silahlı cihatçılara yardım etti. Son birkaç yılda iki fiili askeri müdahalede (Afrin ve Barış Pınarı operasyonu) bulundu.

Bu son süreçte S. Arabistan-BAE ikilisiyle arası açıldı. Katar ile İhvan hareketini, onlara karşı savundu. Libya ve Sudan'da Katar-Türkiye ikilisi, karşısında yine Suudi-BAE ittifakını buldu.  

Ancak geçici kazanımlar elde edilmesine rağmen bahsi geçen devletlerin hiçbiri, stratejik hedefine ulaşamadı.
Karşılaştıkları açmaz, çıkmaz ve mecburiyetler bu devletleri eski politikalarını yeniden gözden geçirmek zorunda bıraktı.
Dolayısıyla Türkiye'nin onca gerginlik ve kopuştan sonra Mısır, BAE, S. Arabistan ve İsrail ile temasa geçmesinde şaşılacak bir şey olmasa gerek.

Keza S. Arabistan-BAE ikilisinin de Suriye, İran ve Katar'la görüşmesi sürpriz sayılmamalı. 

Burada konumuz açısından ilginç olan, S. Arabistan-Türkiye ilişkilerini yeniden canlandırma çabaları ile İran-Suudi diyalogunun başlatılmasına yönelik girişimlerdi.

Rusya'da yayımlanan Nezavisimaâ gazeta (Hезависимая газета) isimli yayın organının dış haberler sorumlusu İgor Subbotin, 11 Mayıs tarihli makalesinde Türkiye-Suudi yakınlaşmasını şu şekilde yorumladı: 

"Türk Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, dört yıl aradan sonra Suudi Arabistan'a iki günlük ziyarette bulundu. Yönetimi elinde bulunduran El Saud ailesinin, kendisine eleştiri yönelten Cemal Kaşıkçı'yı İstanbul'daki konsolosluk binasında öldürtmesi yüzünden Ankara ile Riyad arasındaki ilişkiler gerginleşmişti. 

Türkiye'nin Kaşıkçı cinayetinin üstüne gidip tahkikat yaptırması üzerine Kraliyet yönetimi, Türk mallarına (resmi olmayan tarzda) ambargo koyup boykot uygulamak suretiyle Ankara hükümetine görülmemiş bir baskı uyguladı. 

Şimdiyse Recep Tayyip Erdoğan, Krallığın fiili yöneticisi konumundaki (Veliaht Prens) Muhammed Bin Salman'ın bu tutumunu yumuşatmaya çalışıyor. 

Türk akademisyen Kerim Has'a göre; Ankara ile Riyad ilişkilerini normalleştirme çabası, 'Mısır ve Türkiye arasındaki 'buzların erimeye başlamasının' bir yansıması olsa gerek. Çünkü Erdoğan, kendini içerde ve dışarıda bir çıkmazda görüverdi. Gürcistan ile Azerbaycan sayılmazsa, Türkiye'nin gerginlik yaşamadığı tek çevre (bölge) devleti kalmadı.

Türkiye'nin çıkarları açısından yaşamsal bir bölge olan Doğu Akdeniz, Ankara'nın kontrolünden çıkmış sayılır. Mesela Doğu Akdeniz Gaz Forumu (Eastern Mediterranean Gas Forum: Mısır, Kıbrıs Rum Kesimi ve Yunanistan tarafından 2019'da oluşturulan) Türkiye'ye karşı kuruldu. 

Erdoğan'ın geri adım atmasının bir nedeni de Türk-Amerikan ilişkilerindeki gerginliktir ve bu, onun daha fazla manevra yapmasına imkân tanımıyor. Türkiye, bölgedeki derin bir yalnızlık içinde. Hal böyle olunca, Erdoğan'ın kendisine yeni bir ortak bulma ihtiyacı ortaya çıkıyor. Bunu tavizler vererek yapmak zorundadır."

Yazar Subbotin, görüşüne başvurduğu akademisyenin anlattıklarından hareketle şöyle bir çıkarsama yapıyor:
Şu anda Türkiye'de yaşayan 6 bin kadar İhvan (Müslüman Kardeşler) hareketi taraftarı bulunuyor. Muhtemelen hepsi Türk vatandaşlığına alınmışlar.

Başta Mısır olmak üzere Körfez ülkelerindeki Arap devletleriyle olan ihtilafının başlıca sebebi, Erdoğan'ın onlara sempati duyup kol kanat germesiydi.

Bu yüzden Libya meselesindeki anlaşmazlıkları da giderek artmış oldu. Ankara ile Riyad arasındaki ilişkilerin iyileştirilmesinin hemen sonuç vereceğinden söz etmek içinse vakit çok erken.

Çavuşoğlu'nun ziyareti münasebetiyle Londra merkezli Ray el Yom gazetesi adına 13 Mayıs'ta yayımlanan değerlendirmeye de bakalım:
"Sayın Mevlut Çavuşoğlu'nun S. Arabistan başkenti Riyad'a (11 Mayıs Salı günü) yaptığı ziyaret, iki ülke hükümetlerinin, bugünlerde içinde bulundukları yalnızlıktan kurtulup dışa açılma arzusunun bir ifadesidir. Bu adımın, her iki yönetime de sıcak bakmayan ABD Başkanı Biden'in iktidarı almasından sonrasına denk düşmesi ise özellikle anlamlıdır.

Türk hükümeti, siyasi bir heyet gönderip Kahire'de Mısırlı muhataplarıyla masaya oturmak suretiyle diyalog kanallarını açarak çok kimseyi şaşırttı. Türkiye'nin Mısır yönetimine muhalif İhvan (Müslüman Kardeşler) mensuplarını desteklemesi, yedi yıl boyunca ikili ilişkilerin asgari düzeye inmesine yol açmıştı.

Mısır'daki buluşma sonrasında Türkiye, Suudi Arabistan yönetimine yönelik eleştirinin dozunu hafifletme yoluna gitti. Kaşıkçı cinayeti hakkında açıklama yapan Cumhurbaşkanlığı sözcüsü İbrahim Kalın, 'Ülkemiz, cinayeti işleyenler hakkında Suudi mahkemesinin verdiği hükme saygı duymaktadır' dedi. Bu da, Türkiye'nin Kaşıkçı dosyasını tamamen kapatması anlamına gelmektedir. 

Diplomatik kaynaklar, Türk-Suudi diplomatik ilişkisinin yeniden canlandırılması noktasında taviz veren tarafın Türkiye olduğu noktasında hemfikirler. Zira ülkedeki ekonomik kriz çok ağır. (Küresel ölçekte ekonomiyle ilgili haber, yorum ve araştırmalarıyla ünlü New York merkezli) Bloomberg news ajansı yayınlarına bakılırsa, Krallığın 'resmi olmayan' boykot hamlesi, Suudi pazarını Türk mallarına yüzde 90 oranında kapatmış oldu. 

Çavuşoğlu'nun ziyareti sırasında ne görüşülüp hangi sonuca varıldığı hususunda şu ana kadar herhangi bir açıklama yapılmadı. Bahsi geçen boykotun kaldırılması veya Bayraktar modeli insansız hava aracının yanı sıra Türk askeri sanayi ürünlerinin Suudiler tarafından satın alınmasına dair karar alınıp alınmadığı da bilinmiyor.

Bu arada belirtelim: Türkiye Dışişleri Bakanı'nın Riyad ziyareti sırasında 'soğuk bir şekilde' karşılandı. İranlı temsilcilerle Irak'ın başkenti Bağdat'ta görüşmeler gerçekleştiren Suudiler, muhtemelen Türkiye'ye eskisi kadar sıcak bakmıyor olabilirler. 

Diğer sebepler arasında şu noktalar da sayılabilir:

Hem Suudi Arabistan hem de Türkiye, İslam dünyasındaki 'Sünnilerin' liderliğine oynuyorlar. Erdoğan, Osmanlı hilafetini modern tarzda canlandırıp geliştirme arzusunda. Bu tarihi rekabet ve diğer etkenler, iki devlet arasındaki anlaşmazlık dosyasının hemen ve kolayca kapatılmasını önlemektedir.

Bilhassa vurgulanmalı ki Suudi yönetimi, derin anlaşmazlığa düştüğü Katar'a arka çıkan Türkiye'nin 30 bin askerini oradaki bir üsse konuşlandırmasını ve herhangi bir Körfez saldırısına karşı Katar rejimini silahla savunacak olmasını bir türlü hazmedemiyor. 

Gelecekte her iki devletin ilişkilerinin hangi yöne evrileceğini tahmin edemiyoruz. Buna rağmen iki yönetimin de çok boyutlu krizlerle karşı karşıya kaldıklarını, iktidarlarının son beş yılda birbirlerine yönelik hatalar yaptıklarını; söz gelimi, medya kanalıyla söz düellosuna giriştiklerini, Türkiye'nin Suudi-BAE-Bahreyn-Mısır dörtlüsüne düşmanlık güden İhvan hareketini desteklediğini ve Suudi yönetiminin de Kaşıkçı cinayetine karıştığını belirtmek mümkündür…" 

İzleyebildiğim kadarıyla Rusya gazetesi Nezavisimaâ gazeta, AKP iktidarının dış politikasına eleştirel bir tutum içindedir.
Buna karşılık Ray El Yom yayın yönetmeni Abdulbari Atwan, Erdoğan'ın şu meşhur "one minute" çıkışıyla birlikte Ankara hükümetine abartılı bir destek sunuyordu.
Ancak Türkiye'nin Suriye ile Libya'ya askeri müdahalelerine ilaveten İsrail ile uzlaşma girişimleri nedeniyle, artık Erdoğan'ın dış politikasına eskisi kadar sıcak bakmıyor.

Her iki gazete de, Suudi-Türkiye görüşmesinde ilk adımı atmak suretiyle taviz veren tarafın Türkiye olduğu noktasına işaret ediyorlar. 
Suudi-Türkiye görüşmesine bir başka açıdan yaklaşırsak, Kraliyet yönetiminin son dönemlerde çok yönlü bir diplomatik/siyasi açılım girişimi başlattığını görebiliriz.

Bazı örnekler sunalım: 

"Arap Koalisyon Gücü" adı altında Suudi-BAE ittifakı, iç savaşın viraneye çevirdiği Yemen'e aktif siyasi ve askeri müdahalede bulundu.
Hava ve kara operasyonları düzenledi. Buna karşılık İran destekli Husi hareketi, Suudi Arabistan'ın Aramco petrol rafinerisini ve bazı askeri üslerini insansız hava araçları (drone) aracılığıyla vurdu. 

ABD Başkanı işbaşına geçince, bölgedeki askeri varlığını sınırlandırmak maksadıyla fazlaca zarar gördüğü ülkelerden çekilme talimatı verdi.

Bunların başında Afganistan ve Yemen geliyordu. Biden, S. Arabistan-BAE ikilisine de Yemen'den çekilmeye konusunda siyasi telkinlerde bulundu, hatta birtakım ağır silahların satılmasını durdurdu.

Kaşıkçı olayına da el atan Biden'ın bu "telkini", muhtemelen zaten külfeti ağır olan savaşı sonlandırma arayışını başlattı.
Buradan hareketle Kraliyet yönetiminin fiili karar vericisi Muhammed Bin Salman, Yemen çatışmasının arkasındaki karşıt güç olan ve Körfez'de önemli bir rol oynayan baş düşmanı İran ile görüşmeye karar verdi.

Irak'ın arabulucu olduğu İran-Suudi görüşmeleri, nisan ayında Bağdat'ta gerçekleşti. İran Dışişleri Bakanlığı sözcüsü Said Hatipzade, 10 Mayıs'ta bu buluşmayı doğruladı. 

Daha önce Katar ile başlatılan yumuşama girişimleri, bu ülke hükümdarı Temim bin Hamad El Sani'nin 11 Mayıs'ta Suudi başkenti Riyad'a ikinci kez gitmesiyle ilerleme kaydetti. 

Suudiler Hindistan ile iyi ilişkiler kurunca, Pakistan buna sert tepki vermiş; medya kanalıyla iki ülke yetkilileri arasında söz düellosu ve suçlamalar yayımlanmıştı.

Suudi Arabistan'ın kıdemli dostu sayılan Pakistan, tarihi düşmanı ve hasmı Hindistan'la yapılan anlaşmayı kabul etmedi.
Suudi Veliaht Prensi M. bin Salman, gerginliği giderip uzaklaşmak maksadıyla Başbakan İmran Han'ı ülkesine davet etti. 

M. Bin Salman, Arap dünyası ve özellikle ABD ile Batı kamuoyundaki imajını düzeltmek gayesiyle, ülkesinin resmi televizyon kanalındaki son röportajında "Arap milliyetçiliğine" ağırlık vererek, radikal İslamcılığın ve cihatçılığın sembolü haline gelmiş olan "Vahabilik ile irtibatını kopardığını" belirtti. 

Bir açılım girişiminden daha bahsedelim:

Suudi Arabistan İstihbarat şefi General Halid Humeydan başkanlığındaki bir heyet, mayıs ayı başında Suriye'ye gitti.
Heyet, Suriye Cumhurbaşkanı Beşar Esad ile yardımcısı (Milli Güvenlik işlerinden sorumlu) Ali Memluk ile görüştü.
Bölgedeki gelişmelerin yanı sıra iki ülke arasında kesilmiş bulunan diplomatik ilişkilerin yeniden tesis edilmesi meselesinin de ele alınmış olduğu sanılıyor. 

İstihbarat işlerinden bahsetmişken, Suudi Arabistan istihbaratının hazırlamış olduğu bir rapor taslağında Lübnan'ın önde gelen siyasi şahsiyetlerine verilen Petro-dolarlardan bahsedilmektedir.
Meselenin özeti şudur:

İki karşıt cepheye ayrılmış Lübnan'da muhalefet ile şimdiki iktidar arasında gerginlik tırmanarak devam ediyor. Hükümet bir türlü kurulamıyor. Kurumlar çalışmıyor. Aç ve yoksul Lübnanlılar aralıklarla kitlesel protestolar yapıyorlar. 

Böyle bir kriz ortamında Suriye ve İran'a sırtını dayamış cephede Cumhurbaşkanı Mişel Avn (Marunî inançlı bir general ve siyasetçidir), Şii Emel örgütü lideri ve parlamento Başkanı Nebih Berri ve Şii Hizbullah örgütü lideri Hasan Nasrallah yer alıyorlar.

Suudi Arabistan, Fransa, İsrail, ABD ve batılı ülkelerden bir şekilde destek alan şahsiyetler arasında Marunîlerin en önde gelen milis güçlerinin eski komutanı ve şimdiki Lübnan Kuvvetleri Partisi Başkanı Semir Ca'ca, Sünni çevrelerin temsilcisi Başbakan Saad Hariri ile Dürzî toplumunun lideri (İlerici Sosyalist Parti Başkanı) Velid Canbulat bulunuyor. 

Lübnan merkezli El Mıhwar News ( المحور نيوز) ile El Naharnews isimli iki sitede yayımlanan 7 Şubat 2021 tarihli ve Muhammed Nassar imzalı habere göre; Suudi Arabistan yönetimi, Suriye-İran yanlısı iktidarın devrilmesi uğruna anılan taraftarlarına bireysel olarak 100 ile 600 milyon dolar arasında değişen miktarlarda ödeme yapmış.

Verilen toplam miktar 6 milyar doları bulmuş. Peki, ne karşılığında?

Güya anılan muhalif şahıslardan her biri farklı vaatlerle (milis birimleri oluşturmak, iktidarı devirmek, İran-Suriye yandaşlarının faaliyetlerini engellemek, onların parlamentodaki çoğunluğunu milletvekili satın almak suretiyle azaltmak gibi) paraları almışlar.
Ancak onlar, bu paraları, kendilerine ait yurt içi ve yurtdışındaki ticari kuruluşlara yatırmışlar, yeni yatırımlar veya kişisel masrafları için harcamışlar…

Raporda, bu şahsiyetlerin siyasetçi eşlerinden de bahsedilmiş ve onlar hakkında hakaret içeren ifadeler kullanılmış.
Zaten bahsedilen sitedeki haberin başlığı, raporun özetini de veriyor:

Saad Hariri, Semir Ca'ca ve Canbulat ile müttefiklerine 6 milyar verildi ancak onlar Suudi Arabistan'a ihanet ettiler!

Sedat Peker'in son video açıklamalarına ilişkin perde arkası haber ve değerlendirmeleri okurken, yılların gazetecisi Timur Soykan'ın aktüel siyaset ve polisiye roman türünden yazdığı "Baronlar Savaşı" isimli kitabı aklıma geldi.
Soykan'a göre;
Türkiye siyaseti, emniyeti ve yargısında, bu konuda büyük kirlilik ve rüşvet ağları mevcut.

Suudi istihbarat raporunda anılan Lübnanlı siyasetçiler ile savaş ağalarının durumu, bu görüntünün Türkiye ile sınırlı olmadığını gösteriyor.

Vahşi küresel kapitalizmin üçüncü dünya ülkelerindeki en rezil, en yoz ve en çürümüş hali, sistemin denklemi olarak karşımıza çıkıyor:
Mafya-siyaset-devlet ilişkisi aynı potada eriyip kaynaşmış vaziyette, yapışık Siyam İkizleri'ni akla getiriyor.

Adları anılan bazı Lübnanlı şahsiyetlerin rüşvet alıp vermesine bağlamında vaadini tutmayan, dalavereci ve her türlü dolabı çeviren manasında siyasi "kolpacılık" olayı da son 30-40 yıllık süreçte küresel bir fenomene dönüşüyor ve hiç şaşırtıcı gelmiyor.(Faik Bulut/Independent Türkçe)
 
 
NOT: Lübnan'da dağıtılan rüşvet haberiyle ilgili iki kaynak veriyorum: 
المخابرات السعودية تفضح الحريري وجعجع وجنبلاط وحلفائهم أعطيناهم ست مليارات دولار وطعنوا السعودية في ظهرها
https://elnharnews.blogspot.com/2021/02/blog-post_7.html

 

*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve 7Sabah'ın editöryal politikasını yansıtmayabilir.