Röportaj/Söyleşi 'İmam’ın Kudüs hassasiyeti Filistin direnişinin son zaferinde meyvesini vermiştir'



ID:75876
Yayınlanma:
05 Haz 21

İmam Humeyni'nin (r.a) düşüncelerini değerlendiren Bartın Üniversitesi Tarih Bölümü Öğretim Üyesi Doç. Dr. Hasan Hüseyin Güneş, "İmam’ın Kudüs hassasiyeti Filistin direnişinin son zaferinde meyvesini vermiştir" dedi.

Bugün, İslam Devrimi sürecinin başlangıcı olarak kabul edilen 15 Hordad Kıyamı’nın (5 Haziran 1963) 58. yıldönümü.

İran halkının 15 Hordad Kıyamı aslında dünya genelinde başlayan İslami uyanışın başlangıç noktasıdır. 1963 yılında başlayan İmam Humeyni’nin kıyam hareketi 1979 yılında İran İslam Devrimi zafere ulaşmasıyla sonuçlandı. İran İslam Devrimi'nin siyasi, hukuki ve ruhani önderi olarak tarihe geçen İmam Humeyni’nin farklı ve eşsiz şahsiyeti onu diğer siyasi ve devrimci liderlerden ayırmaktadır.

Onun düşünceleri coğrafya sınırlarını aşmakta ve yarattığı devrimin geometrisi sadece sınır içinde kalmayıp aynı zamanda tüm dünyaya yayılmıştır.

Dünyadaki tüm siyasi elitler bazen farklı düşüncelere sahip olmalarına rağmen İmam Humeyni’nin tarihin seyrini ve küresel denklemi değiştirmedeki önemli ve etkili rolünü göz ardı edememişlerdir.

Mehr Haber Ajansı bu konuda Bartın Üniversitesi Tarih Bölümü Öğretim Üyesi Doç. Dr. Hasan Hüseyin Güneş ile bir röportaj gerçekleştirdi.

Aşağıdaki yazıda Güneş'in verdiği yanıtları okuyabilirsiniz:

1- İmam Humeyni'nin (r.a) düşüncesini ve Doğu ve Batı'ya bağımlılık teorisini reddetmedeki rolünü nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bismillahirrahmanirahim ve bihi esteîn. Bu sorunun ilk kısmını cevaplamak için ciltler dolusu kitap yazmak gerektiğini düşünüyorum. İmam’ın felsefe, irfan, tefsir, ahlak, fıkıh, siyaset gibi konuların her birinde derin bir ilme sahip olduğunu düşünürsek, bunun abartı olmayacağını hemen fark kederiz. Ancak benim burada İmam’ın düşüncesine dair gördüğüm en önemli hususlardan birini zikretmem yerinde olacaktır. Bu da İmam’ın sahip olduğu ilmi dalların her birinin diğeriyle irtibatlı olmasıdır. Söz konusu irtibatta bazen irfan felsefeyi kuşatırken, bazen tefsir fıkhı kuşatmakta; kimi zaman siyaset irfanla bütünleşirken, kimi zamansa felsefe irfan ile bütünleşmektedir. Belki daha doğru bir tabirle, her birinin İmam’da aşkın bir birlik ile tecelli ettiğini söylemek mümkündür. İmam’ın varlığı bu birliğin birbirinde kaynaşma, erime ve fena bulma mahalliydi. İmam’ın çağdaşı birçok değerli âlimin sahip olduğu makam ve ilmî dereceleri okumakta, araştırmaktayız. Aynı koşullarda yaşamalarına, benzer metotlarla ilim tahsil etmelerine rağmen İmam’ın temayüz etmesini buna, yani onun varlığında ilmin adeta mürekkep bir şey olmaktan çıktığını görüyoruz. Molla Sadra’nın işaret ettiği âlim ile malumun ittihadının bilinçli bir numunesidir İmam’ın varlığı. Buna binaen, çağdaşlarının bir kısmının irfan, bir kısmının siyaset, diğer bir kısmının felsefe gibi ilmi sahalarda gerçekten iyi olduklarını görebilmekteyiz.

Ancak diğer dallarda benzer şekilde tam bir vukufa sahip olduklarını söylemek mümkün değildir. Fıkhî kategoride müçtehit olabilmiştir belki, ama toplumun gündelik hayatı ile birebir ilişkili, içtimaî hayatın her alanıyla tam anlamıyla bağıntılı olan bu fıkhı İslamî gelenekten beslenen güncel siyasetle bütünleştirmemişlerdir. İmam Humeyni’nin düşüncesinin eşsizliğini kanaatimce burada aramak gerekmektedir. Bir başka deyişle Weberyan kavramlarla ifade edecek olursam; İmam Humeyni, Hz. Peygamberden tevarüs eden ve ulemanın kamusal temsiliyetlerinde dağılmış olan karizmayı, kendi şahsında kurumsal anlamda yeniden bütünleştirmiş ve devamlılığını sağlayacak bir yapı kurmuştur.

Doğu ve Batı'ya bağımlılık teorisini reddetmede ifa ettiği rolü de bendeniz bu bağlamda değerlendiriyorum. Zira İmam, teorik anlamda bu nevi bütüncül bakabildiği için, yani irfan, ahlak, siyaset, fıkıh vb. dalların nazari veçhelerini kendinde eritebildiğinden toplum tarafından bunların ameli olarak uygulanabildiği takdirde başka bir ideolojiye bağımlı olmasına gerek kalmayacaktır. Ne Rusya’nın sosyalizmine ve de ABD’nin kapitalizmine, yani bunların ideal devlet modellerine bağlı kalıplarla düşünmememiz gerektiğini savunmuştur İmam. Tam da burada şu hususu hatırlatmakta fayda görüyorum: Bağımlı olmak ve bağlantılı olmak ayrı şeylerdir. Fikri, siyasi, iktisadi vb. konularda doğu ve batıya bağımlı olmamak her iki tarafla bağlantılı olmamayı gerektirmez. Aksine bağlantılı olmak ayette geçen “birbirinizi tanıyasınız” (Hucurat: 13) ayetinin sırrıdır. Batıda ve doğuda yaşanan birçok tecrübe, insan denilen varlığı çok daha iyi tanımamıza neden olabilmektedir. Onun esfel-i sâfilîn halini atom bombasını kullanan ABD’de veya Filistin’e zulmeden siyonist rejimde görmeniz mümkündür. Bunun yanı sıra Kant’ın ahlak felsefesini ve bunun batı toplumuna nasıl tesir edebildiğini fark etmeden Rachel Corrie’nin Filistin’deki direnişini ve şehadetini de algılamamız mümkün değildir. 

İmamîn doğu-batı dikotomisini ABD ve Rusya’ya özgü düşünmemek gerekmektedir. İmam’ın bu dikotomisi, içinde yaşadığımız zaman içerisinde ABD ve Rusya veya kapitalizm ve sosyalizm ile paralel devam edebilecek başka odakları kapsayabileceği gibi, bunların inkıraza uğramasıyla değişecek misdaklarını da işaret eden, imleyen bir söylemdir. 

2- İslam Devrimi'nin İmam Humeyni (r.a) tarafından kurulmasının ardından Batı dünyası, bu devrimin ve İmam'ın fikirlerinin sadece bölge halklarını bilgilendirmekle kalmayıp aynı zamanda Siyonist Rejim başta olmak üzere onların çıkarlarını ve güvenliğini tehdit edecek tehlikeli kavramlar içerdiğine inanıyordu. Siz, İmam Humeyni'nin (r.a) düşüncelerinin Kudüs'teki son gelişmeler üzerindeki etkisini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Sorunuza bir örnek üzerinden cevap vermek istiyorum. Filistin’deki İslami vakıflarla ilgili yapılmış araştırmaların birinde (Sami Salahat, el-Evkâfu’l-İslâmiyye fî Filistin ve Devruhâ fî Muvâceti’l-İhtilâli’l-İsrâilî, Merkezu Zeytune lid-Dirasat ve’l-İstişarat, Beyrut 2011) 170. sahifede Kudüs gününe bir başlık açıldığını görmüştüm. Kitapta verilen bilgiler bildiğimiz İmam’ın hayat verdiği Kudüs gününe dairdir. Filistinlilerin özellikle 2003’ten beri bu günde bazı programlar yaptığını, bunların Filistin’in Yahudileşme karşıtı bir bilinçlenmeye neden olduğunu kısaca anlatmış yazar ki kendisi de yurt dışında yaşamasına rağmen Filistinlidir. Ancak benim bu bilgilerde dikkatimi çeken İmam Humeynî adının yer almamasıydı. Bu kasten yapılmış bir şey değil; velev ki öyle olsa dahi İmam’ın sadece Kudüs gününü ihdası siyonizm karşısında bir bilinçlenme vesilesi olduğunu göstermektedir.

İmam Humeynî, Müslümanların Ramazan ayının son Cuma gününü tüm ümmet için Kudüs Günü olarak ilân ederek, Kudüs’ün dolayısıyla Filistin’in özgürlüğünün ne kadar önemli bir dinî vecibe olduğunun altını çizdi. Filistinli Müslümanların esarette yaşadıkları her andan Müslümanların mesul olduğunu ve Siyonist gasıpların işgal ettiği her karışın Allah’ın haremine bir saldırı olarak telakki edilmesi gerektiğini vurguladı. Bakınız, kurduğum birkaç cümle içerisinde işgal, esaret, gasp kavramları karşısında tüm duyularımızı harekete geçiren özgürlük kavramı bulunuyor. Siyonist rejim ve yandaşları için bugün en tehlikeli kavran özgürlüktür; en tehlikeli şey ise özgür insanların yaratacağı dünyadır. 

İmam’ın bu konudaki hassasiyeti sadece Müslüman Filistinlilerin gördüğü eziyet ve işgâl şeklinde algılamamak gerekmektedir. Ona göre meselenin önemli bir diğer yönü dünya mustazaflarının müstekbirler karşısında konumlanmalarındaki problemdir. Mustazafların cihanşümul bir eylem repertuarına sahip olmasını amaçlayan imam,  bu repertuarı Filistin meselesiyle ortaya koymuş ve onlar için bir yol haritası çizmiştir. Bu harita üzerinde durduğu önemli kavramlardan biri Kudüs günüdür. 

Kudüs gününü sadece Kudüs’teki mustazfların değil tüm dünya mustazaflarının günü olması gerektiği hususunda ısrar eden İmam, bu şekilde Amerika ve diğer kapitalist sömürgeci devletlerin ve onların İsrail misali uşaklarının tarih sahnesinden silinmesini istemiştir. Zira onlar var oldukça dünyada adalet tesis edilemeyecek ve dünyanın çeşitli coğrafyalarındaki sömürü hareketleri devam edecektir. İmam, coğrafî sınırları aşarak tüm mustazaflara bu mesajı vermenin yanı sıra İslam ümmetine de Kudüs bilincini ihya etmesi hususunda özel mesajlar vermiştir. İslam ümmetindeki ve özellikle de yönetim kademesindeki insanların zorba zalim sömürgecilerle işbirliği içerisinde olmaları İmam’ın bu hassasiyetine neden olmuştur. 

Dikkat ederseniz İmam’ın bu hassasiyeti Filistin direnişinin son zaferinde meyvesini vermiştir. Özgürlük ramazan ayı içerisinde kutlanan Kudüs günü akabinde adım adım Filistin’in tüm sathına dünyanın çoğunun tanımadığı bir Kudüs mahallesinden yayılmıştır. 

3- İmam Humeyni'nin (r.a) İslam dünyasının gelecekteki gelişmelerine yönelik tedbirleriyle ile ilgili ne düşünüyorsunuz?

Cevap: Bu mevzuda önemli gördüğüm temel sorun “İslam dünyası” tanımlamasının nominal olmasıdır. Nominal olmasaydı, yani “İslam dünyası” günümüzde gerçekten var olsaydı İsrail’in son zulümlerini her zamanki gibi neticeye ulaşmayacak kınamanın ötesinde, caydırıcı tedbirlerle Filistin meselesine yaklaşması gerekirdi. Oysa Müslüman devletler kendi iç meselelerine dahi vahdet eksenli yaklaşmaktan uzaktırlar. Kimilerince Kürt-Türk, Arap-Acem vb. ayırımlara gidilerek İslam dünyasının gerçek anlamda etkin bir temsiliyetinin olması engellenmiş oluyor. Bana kalırsa İmam da Müslümanların bunu çözmeleri gerektiğine dikkat çekerek sürekli vahdete vurgu yapmıştır. Devletlerin kendi iç meselelerde vahdet politikaları üretemediğinde, başka Müslüman devletlerle de İslam dünyasını gerçek anlamda oluşturması mümkün değildir. 

Peki, bu nasıl mümkün olabilir? Bunun iki yolu bulunuyor: İlki, Müslüman halklar kendi idarecilerini sivil toplum kuruluşlarıyla, gösteri ve protestolarla, oy haklarını bilinçli kullanarak istedikleri mecraya çekecek, insani tutum ve davranışlar çerçevesinde İslam dünyasının vahdet eksenli teşekkülünün sağlanmasını talep edecekleridir. Diğer çözüm ise devrimdir. Bence bunların her ikisi de mümkün ve şartlara göre değerlendirilebilecek süreçlerdir.

İmam’a göre İran’ın bu bağlamda bir politik sürece toplumsal anlamda katkı sağlaması İslam’ın devletin yönetiminde etkin olasıyla mümkündü. Bunu gerçekleştirmenin tek yolu da devrimdi. Eğer İmam’ın tedbirlerinden burada bahsetmemiz gerekiyorsa, İran’da İslam devriminin vukuu akabinde İmam’ın kitlesel katılımla yapılmasını istediği seçimi asla unutmamalıyız. Böylece İmam toplumun bu kıyam hareketini desteklediğini tüm dünyaya göstermiş oluyordu. Ama bizler için taşıdığı anlam belki çok önemliydi ve Müslüman ülkelerdeki toplumsal hareketler için varoluşsal bir tedbir nasihatiydi: sağlam bir toplumsal desteğiniz yoksa başarınız geçici olur. Bu İmam’ın Ehli Beyt öğretisinden aldığı bir derstir aslında. İmam Ali ve oğlu İmam Hüseyin haricinde kendilerine yönetici olmaları talebi gelmediği için diğer imamlar yönetime zahiren talip olmadılar. Bu İslam öğretilerinin tanınması, doğru anlaşılması, yayılması vb. faaliyetlerin durması anlamına gelmemekteydi tabii. Tekrar mevzuya bağlayacak olursam; bence İran İslam devriminin kendisi dünya Müslümanları için alınmış büyük bir tedbirdir. Bunu siyasi anlamda söylediğimi düşünecek çoğu kişi; oysa tüm eksikliklerine rağmen devrimden çok daha güçlü kurumsallaşan hawza-yı ilmiyenin dünya çağına yayılan faaliyetlerini bu tedbirler içerisinde değerlendiriyorum. (Mehr)