“Beşer şaşar” ve “İnsanca, nice bayramlara…” derken, acı bir haberin şokuyla yazmak da varmış kaderde…



ID:77590
Yayınlanma:
20 Tem 21

Bana ilk bayram mesajını gönderen değerli bir dostum, "İnsan yaşı ne olursa olsun bazen ve çoklukla yanlışlık eksiklik veya hatalı davranabiliyor... İnsan yanıldığı kadar insandır... Bir yanlışımız hatalı tutumumuz olmuş ise hoş görüle... Bayramınız hayrolsun... Bayram olsun..." diye güzel bir cümle kullanmış.

İçten, sıcak, hesapsız, kitapsız... Başka bir yerden kes kopyala ile alıntı yapmadan... Kendine özgü, sadece içinden geldiği gibi...

Bu güzel mesajını yazan Konya'dan Halil Karadeniz isimli dostumun yazdıkları, zihin dünyamda çok şeyler çağrıştırdı. O kadar çok şey çağrıştırdı ki, hangisini yazacağımı şaşırdım.

Hatta çağrıştırmanın da ötesinde ilham perimi çağırıp zihnimin tepesine tünemesine neden oldu.

Dostum, bir kaç satırlık bayram mesajıyla başıma ne işler açtığını bilseydi mesaj gönderme konusunda kararı ne olurdu bilemem ama mesajının nelere yol açtığı ortada.

Bu arada fırsatı ganimet bilen peri hanım, "şunu da yaz, bunu da yaz" diye direktifler yağdırarak başımın etini yemekle meşgul.

Aldığım direktiflere sonucunda kalem ve kelamıma yansıyan ilk anım şöyle:

Doğup büyüdüğüm Sarıvadi Köyünden çıkıp şehir hayatına ilk adımımı attığım Karaman-Ermenek İmam Hatip Lisesi (İHL) ortaokulu birinci sınıf öğrencisiyken, adı hafızamdan hiç silinmeyen Osman Şengül isimli bir fen bilgisi dersi hocamız vardı. 

Ders anlatmak için sınıfa girdiğinde beyaz tebeşirle kara tahtaya, “Beşer şaşar” diye yazar, ifade ettiği anlamı da hiç bıkıp usanmadan tatlı bir lisanla izah ederdi.

Dostumun mesajında yer alan ve beni o günlere götüren ifadeler, zihnimde hoş hatıralar canlandırdığından sizlerle paylaşma ihtiyacı hissettim. Bu vesileyle elime geçen fırsatı değerlenerek,  beşer olma halimizle ilgili bir kaç kelam edeyim istedim.

İfade etmeliyim ki, okuldaki hocalarımızın içinde bize en iyi davranan ve maddi ve manevi her konuda yardım eden, destek olan Osman hocamızdı.

Hatta bir keresinde okul kantininden, o zamanlar benim en çok sevdiğim tost, bisküvi arası lokum alan çocuklara ağzımın suyu aka aka bakar, keşke ben de alabilsem diye içimden geçirirdim ama almak için yeterli param olmazdı.

Onlar yiyerek doyarken, bense onların yiyerek doyduğu her lokmaya bakarak doyardım.

Kendinde pek kusur aramayan, arasa da bunu pek öne çıkarmayan veya başkalarının kusurunu aramaktan buna pek fırsatı olmayan onlarca hocamızın içinde, onların göremediğini veya fark edemediğini görüp fark edecek kadar kocaman yüreği ve genişçe basireti olan, dahası kendindeki kusurlarla uğraşmaktan başkalarının kusurunu görmeye vakit bulamayan Osman Şengül hocamız, beni ve benim gibi hepsi farklı köylerden gelen dört tane çocuğu çok yanına çağırdı.

Sadece sözleriyle değil çekim gücü çok yüksek bir beden dili ve bakışlarındaki sevecenlikle sempati oluşturan Hocamızın ne yapmak istediğine bir anlam verememiş, şaşkın bakışlarla birbirimize bakmıştık.

Başka bir hoca olsaydı bir kusur mu işledik diye korkarak giderdik ama çağıran Osman hocamız olunca, hiçbirimizin aklından böyle bir şey geçmedi.

Maaşını yeni almış olmalı ki, sadece dört arkadaşımın olduğu ve başka kimsenin olmadığı bir köşede, hocamız elini attığı cebinden dört tane kâğıt on lira çıkardı. Hepimize birer tane verdi ve "canınız ne istiyorsa kantinden alıp yiyin" dedi.

Alma konusunda çekingenlik yapsak da ısrarının tatlı bir emrivakiye dönüşmesi sonucu parayı almak zorunda kaldık.

Daha sonra hocamız hızla yanımızdan uzaklaştı ve bizi kantindeki yiyeceklerle baş başa bıraktı. En sevdiğim sucuklu tostu nasıl bir iştahla yediğim, sonrasında ise bisküvi arası lokumları mideme nasıl indirdiğim hala hafızamdaki tazeliğini koruyor.  

Çoğu hocamın ve hatta aynı sınıfta birlikte okuduğum bir çok arkadaşımın adını bile hatırlamazken, "beşer şaşar" sözünü zihnimize ilk kazıyan olmasına rağmen şaştığına pek tanık olmadığım Osman Şengül hocamın adını hiçbir zaman unutmadım.

Aynen Osman Hocam gibi, ilçemizin sakinlerinden olan ama işleri ve öğrenim hayatları dolayısıyla Konya'da ikamet eden, bizlerle irtibatlarını hiç kesmeyen, fırsat bulduklarında Ermenek'e gelip her konuda bizlere rehberlik yapan, şuan Hak-İş Genel Başkanı olan değerli ağabeyim Mahmut Arslan ile Kağıthane İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü görevini başarıyla ifa eden değerli ağabeyim Muhammet Çayır; başta olmak üzere az sayıda büyüğümü Osman Şengül hocamızla birlikte anmazsam çok ayıp ederim.

Osman hocamız gibi Mahmut ve Muhammet ağabeylerim de bizlere davranışlarıyla örnek oldular. Maddi ve manevi desteklerini bizlerden hiçbir zaman esirgemediler.

Hiç unutmam, İstanbul’dan zenginler hediye kumaş göndermişler, bende ücretini köydeki hasat sonunda ödemek üzere o kumaştan kendime bir ceket diktirmiş ve köylümüz olan ceketin parasını ödeme konusunda zorluklar yaşamıştım. 

İmkân bulup ödemek yapmak için terziye gittiğimde, teri ücretin ödendiğini söylemekle yetindi ama kimin ödediği konusunda bir bilgi vermedi. Epey bir sıkıştırma sonucunda, isteksiz bir şekilde “Muhammet Çayır ödedi” cevabını alabildim. Belli ki, ödemeyi yapan Muhammet ağabey, söylememesi konusunda terziye telkinlerde bulunmuş.

Gerçek anlamda hayırlı işler yapan, yaptıklarıyla da uzun süre kalıcı etki yapan ve iz bırakanlarla, saman alevi gibi yanıp sönen nutuklar sonucu bize heyecandan başka bir şey vermeyenler arasındaki farkı o sıralar pek fark edemesek ve hayat sınavının içinde iyice piştikten sonra fark etsek de, kendimizi her zaman yakın hissettiğimiz, bize de her zaman yakın olanların kimler olduğunu fark ediyorduk. Nutuk atan ve attıkları nutuklarla bize sadece heyecan verenlerden daha çok onların anlatımlarına ve örnek davranışlarına kulak kesiliyor, en çok da onlardan etkileniyorduk.

*

Yanlış anlaşılmasın diye izah etmekte fayda görüyorum:

Malum köy çocuğuyuz. Köyümüzde Allah'ın verdiği bolluk ve lütuf dolup taşıyor. Taşmakla kalmayıp, üç dört köy büyüklüğündeki nüfusum da her yıl besliyor. Bu sayı abartı değil hatta az bile. 

Çalışkan, fedakâr, dürüst, paylaşımcı, samimi; verdiğini beklentisiz veren, yaptığını çıkarsız yapan annelerimiz, babalarımız, kardeşlerimizin çalışkanlığı sayesinde hiçbir zaman aç ve açıkta kalmadığımız köyümüzdeki bolluk o kadar çoktu ki, hasat sonu her yıl şehirlere kaç kamyon erzak gittiğinin sayısını hatırlamakta zorlanıyorum.

Elbette parayla değil, şehre göç etmiş olan yakınlara karşılıksız gönderilen köy mahsullerinden ibaret ürünler.

Şehirdeki yakınlar da şehrin nimetlerinden köydeki yakınlarına göndererek veya köydeki kardeşlerine ya da yakınlarına kol kanat gererek istikballerini kazanmalarına yardımcı olarak karşılık veriyorlar. Onların yaptığı da aynen köydekilerin yaptığı gibi çıkarsız ve beklentisiz…

Anlayacağınız tam bir dayanışma, tam bir fedakârlık; çıkar ve menfaat ilişkisinin yok edemediği muhteşem bir yaşam modeli... Aldıkça değil, verdikçe çoğalan bir kazanç türü...

Bu parantezi neden mi açtım?

Hemen izah edeyim; Osman hocamız ve Muhammet ağabeyimin yaptığı yardımlardan yola çıkarak verdiğim kantin ve ceket örneğinden, biz köylülerin veya köy çocuklarının açlıktan ölmek üzere olan miskin, fakir, başkalarına el açmaya mahkûm, sürekli yardımlarla hayatını ikame eden kişilermişiz gibi bir algı oluşmasın diye izah etmekte; böylece yanlış anlaşılmaların önünü kapatmakta fayda gördüğüm için kendi gerçeğimizi ortaya koyma ihtiyacı hissettim.

Efendim mevzu şu:

Bolluk içinde olmamız hasebiyle, neredeyse tüm savaşların çıkış sebebi olan para diye bir nesneyi tanımadığımızdan, daha doğrusu parayla bir işimiz olmadığı için, varlık içinde yaşamamıza rağmen parasal konularda ciddi sıkıntılarla karşı karşıya kalıyorduk.

Parasal anlamda tek gelir kaynağımız olan, bin bir emekle ekip biçtiğimiz nohut ve beslediğimiz küçük baş hayvanlarımız, az maliyetle çok büyük paralar kazanmaya şartlanmış olan doyumsuz tüccarlara yok fiyatına satıldığından, akçeli sorunlarımızı yeterince çözmüyordu. Bu nedenle de parasal konularda zorluklarla karşılaşmamız kaçınılmaz hale geliyordu.

Mevzu bundan ibarettir. Umarım anlaşılmıştır. Umarım köylü olmamız hasebiyle, sanki “yardıma muhtaç, başkasının lütuf ve ulufeleriyle hayatını ikame eden acizlerden ibaret kişilermişiz” gibi yanlış algılamaları ortadan kaldırmayı başarabilmişimdir.    

*

Elbette parasal ve ticari konularda olduğu gibi ticari, siyasi ve ideolojik mücadele sahasında her şeyi kendine yontanlar da vardı. Her zaman ve her yerde olduğu gibi.

Onlar, Osman hocamızın, Muhammet ve Mahmut ağabeylerimin yaptığını yapmaktan imtina eden, ama buna rağmen cihat nutuklarıyla gençliği gaza getirip, hayatlarını karartarak dünyaya İslam’ı hâkim kılmakla meşgul olduklarından böyle şeylere pek vakit bulamıyorlardı.

Hâkim kılmayı düşündükleri İslam’ın nasıl bir İslam, kimin ve hangi egemenin kullanımına açık bir İslam olduğu konusu da cabası…

Kendilerinden başka herkesi, hatta tüm dünyayı ne pahasına olursa olsun değiştirmekten, insan ve doğru Müslüman olmaya pek vakit bulamayan, başkalarına ayar vermekten kendilerine ayar vermeyi akıl edemeyen cihatçı ağabeylerimiz, meğer hep işin kolayına kaçmışlar ama bizler bunu çok sonradan anlamışız.

Meğer bu ağabeylerimiz, Cihat nutuklarıyla değil davranışlarıyla insanlara örnek olan Osman Şengül, Muhammet Çayır, Mahmut Arslan gibi değerli ağabey ve hocalarımızın yaptığını yapmak yerine, zorbalık ve şiddet yoluyla birey, toplum ve dünyayı nasıl değiştirebileceğimiz, İslam’ı kalplere nakşetmek yerine dağlara taşlara yazıp her yere nasıl hâkim kılabileceğimiz konusunda bizlere rehberlik yapmayı tercih etmişler.

Hep hata yapan olmalarına rağmen, kendilerine hata ve kusur atfedilmesinden pek hoşlanmayan bu ağabeylerimiz, mücahitlikten müteahhitliğe terfi ve geçiş konusunda sergiledikleri olağanüstü hız ve yeteneklerine hayran kalmamak elde değil.

Şaka bir yana dün ve bu gün ile dün ve bu günde yaşanan olaylar zinciri veya bu güne kadar yaşanan sürecin analizi konusunda, hepimize ciddi veriler sunmaktadır aslında.

Elbette okumasını ve ders almasını bilene…

*

Neyse bu can sıkıcı anekdotları bir yana bırakalım; acısıyla tatlısıyla, hüzün ve sevinciyle kırk küsur yılın anılarına bir can suyu daha verip o günü anlamlı kılan okul arkadaşlarımdan da bahsedeyim. Eğer bunu yapmazsam büyük bir kusur işlemiş, gerçekten şaşmış olurum.

Kardeşlik, fedakârlık, vefakarlık gibi duyguları karakterlerinde harmanlayan ve o dönem hareketimizin gençlik lideri olan Mustafa Pamukçu, yine hareketin A takımından Mehmet Düzenli, Murat Çatoğlu, Ekrem Şahin, aynı köyden birlikte gelip öğrenim hayatımızı sürdürdüğümüz Zeki Dağaşan, Ali Başar ile Ahmet ve Ermenek çayında karşıya geçerken akıntıya kapılarak hayatını kaybeden ikizi merhum Ömer Başar, Zekeriya Pişkin ve adlarını hatırlayamadığım çok sayıda arkadaşımı anmazsam kendimi affedemem.

Hassaten, bu satırları kaleme alırken vefat haberini Mustafa Pamukçu kardeşimden öğrendiğim hareketimizin en aksiyoneri, sürgün ve cezaevi yılları ile içimizdeki en çilekeş arkadaşımız olan Salih Düzenli’nin adını anmadan geçersem erdem, insanlık, dostluk ve vefakarlık adına ne varsa hepsine karşı nankörlük yapmış olurum. Ki, bunu yapmaktansa uçurumdan atmayı tercih ederim.

Hepsini saygı, sevgi, özlem ve muhabbetle anıyor, bir dönem Sarıveliler Belediye Başkanlığı da yapan ve bundan on beş gün önce Biontech aşısı vurulduktan sonra ilerlemiş kansere yenik düşerek hayatını kaybeden Merhum Salih Düzenli ve orta okuldayken nehirde boğularak erken yaşlarda aramızdan ayrılan Ömer Başar başta olmak üzere vefat eden tüm dostlara Allahtan rahmet ve mekânı cennet diliyorum.

*

Merhum Salih kardeşimin beni şok eden vefat haberinden de anlaşılacağı üzere, değerli Osman Şengül hocamızın hafızama kazıdığı “beşer şaşar” sözünün anlamı, “Ey beşer! Şaşan biri olsan da düzelmeye çalışmaktan şaşma. Çünkü sormadan seni bu dünyaya getiren irade, yine sormadan bu dünyadan götürecektir. O halde, dünyaya geldiğin ilk günkü saflık ve temizliğini muhafaza edemesen de temizlenmeye çaba göster. Ki, hesap günü mahcup olma” ifadesinde saklıymış. 

Osman hocamız yaşıyorsa, -umarım yaşıyordur ve rabbim karşıma çıkarır- Allah sağlıklı ve hayırlı bir yaşam nasip etsin. Allah gecinden versin, eğer ebedi hayata irtihal ettiyse kendisine rahmet ve mekânı cennet dilerim.

.

Ez cümle;

Değerli Osman hocam, Mahmut ve Muhammet ağabeylerimden öğrendiğim, sonraki zamanlarda zenginleştirdiğim donanımımdaki verilere göre kusur, kendinde kusur görmeyen veya kendini kusursuz görmeyi tercih edenlere özgü bir haldir. Kusur, kendini kusurlu görüp düzelmeye çalışanlara özgü bir hal değildir. Onlardaki kusur, diğerleri gibi tercihsel değil insan olmalarından mütevellit bir gerçeğin varlığından ibarettir.

Bu da kendi gerçeğinin farkında olup düzelmeye çalışanlara halel getirmez. Getirmediği gibi onlara erdem katar, takvalarını artıran bir motivasyon unsuruna dönüşür.

Son verirken;

Hakikatin gerçeğine kör, gerçeğin hakikatine sağır olup Allah'ın makamına göz diken acizlere inat, bilgece tavır sergileyen tüm canlara selam olsun…

Mübarek Kurban Bayramınız kutlu olsun. Günleriniz bayram tadında geçsin...

Selametle…