Görüş ve Düşünce Zaho’daki katliama “kumpas” diyenler / Faruk Bildirici



ID:88556
Yayınlanma:
25 Tem 22

Doğru gazetecilik, kimseyi suçlamadan önce iki tarafın açıklamalarını ve uzman görüşlerini okura/izleyiciye ulaştırmak; sonra da gerçeğin açığa çıkması için önyargısız biçimde çaba harcamak; fail kim olursa olsun açıklamaktan, üzerine gitmekten korkmamaktır

Basılı her gazete tarihten bir yaprak ama bizim ülkemizde o sayfaları yıllar sonra açıp baktığında insanın yüzü kızarıyor. “Roboski katliamı”, “Uludere Operasyonu” ya da adına ne derseniz deyin, 11 yıl önce Türk Hava Kuvvetleri uçakları, çoğu çocuk 34 sivili bombalayarak öldürdüğünde bazı gazeteler olayı basitleştirmeye, bazıları da gerekçe yaratmaya çalışmıştı:

“İnsafsız hava aracı (Akşam), Çok üzgünüz (Hürriyet), Sınırda vahim hata (Habertürk), 35 sivile bomba (Milliyet), Gediktepe sendromu kaçakçıyı vurdu (Sabah), Yanlış zaman yanlış yer yanlış müdahale (Türkiye), Terörist güzergâhına bomba (Yeniçağ), Terörist mi, kaçakçı mı? (Yeni Akit), Silah taşıyorlardı (Sözcü).”

BirGün, Cumhuriyet, Evrensel ve Radikal gibi gazeteler ise bu katliamı sorgulayan başlıklar atıp, suçlamaktan kaçınmamıştı. Fakat yaygın medya olayın peşine düşmediği, siyasi iktidar da görevini yapmadığı için saldırıyı aydınlatmak mümkün olamadı.

Genelkurmay Başkanlığı Askeri Savcılığı, “TSK personelinin görevlerini yerine getirirken kaçınılmaz hataya düştükleri” gerekçesiyle takipsizlik kararı verdi; dosyayı kapattı. TBMM İnsan Hakları Komisyonu da hazırladığı raporda bombalama emrinin niçin ve kim tarafından verildiğinin üzerini örttü. Sonuçta dosya kapanıp gitti.

Şimdi Türk Silahlı Kuvvetleri, “Roboski katliamı”nı çağrıştıran yeni bir sivil cinayeti suçlamasıyla karşı karşıya. 20 Temmuz’da Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi topraklarındaki Dohuk’un Zaho ilçesi Perek köyü yakınlarına düşen dört havan topu turist grubuna isabet etti; ikisi çocuk 9 kişi öldü, 23’ü de yaralandı. Irak merkezi yönetimi, bu katliamdan doğrudan Türkiye’yi sorumlu tuttu; BM Güvenlik Konseyi’ne şikâyet etme kararı aldı. Türkiye ise saatler sonra yapılan açıklamalarla iddiaları reddetti; Dışişleri Bakanlığı açıklamasında “Türkiye gerçeğin açığa çıkması noktasında her türlü adımı atmaya hazırdır” denildi.

Bakanlık bile araştırma gereğini bile dile getirirken medyanın da hüküm vermeden habercilik yapması gerekmez mi? Ama öyle olmadı. Yaygın medya ilk andan itibaren “kumpas” ve “provokasyon” gibi iddialarla kaplandı. 21 Temmuz akşamı, CNN Türk ve Akit televizyonlarında “Suriye’ye operasyon öncesinde kumpas” konuşuluyordu. 22 Temmuz günü de internet siteleri ve Akşam: “Harekat öncesi kumpas”, Türkiye: “İran hazırladı PKK vurdu”, Yeni Akit: “ABD’nin piyonları Duhok’ta devrede” ve Yeni Şafak: “Duhok’ta ‘hesaplı’ tahrik” gibi başlıklarla hüküm vermişlerdi bile.

Halbuki Tahran’daki zirve sonrasında Suriye harekâtının iyice zora girdiği belli. Suriye ordu güçleri de sınıra yerleşip PKK/PYD ile Türkiye arasında tampon oluşturmaya başladı. Ayrıca Türkiye’nin Kuzey Irak’ta PKK’ya karşı operasyonlarının sürdüğü de biliniyor. Milli Savunma Bakanlığı, daha iki gün önce bile “Irak'ın kuzeyinde 17 Nisan 2022’de başlatılan Pençe-Kilit Operasyonu ile 290 PKK'lı teröristin etkisiz hale getirildiği” açıklamasını yaptı.

Kuşkusuz PKK saldırıda bulunmuş olabilir ama bir yanlışlık yapılması ve TSK’nın da bu olaydan sorumlu olması “ihtimali” de göz ardı edilemez. Üstelik Irak yönetimi açıkça TSK’yi suçlarken ve Irak’ta Türkiye aleyhine protestolar yapılırken “kumpas” demek olayı açıklamaya yetmez. Zaten günümüz teknolojisiyle bombaların kaynağını bulmak çok zor olmasa gerek.

Doğru gazetecilik, kimseyi suçlamadan önce iki tarafın açıklamalarını ve uzman görüşlerini okura/izleyiciye ulaştırmak; sonra da gerçeğin açığa çıkması için önyargısız biçimde çaba harcamak; fail kim olursa olsun açıklamaktan, üzerine gitmekten korkmamaktır. 

Faruk Bildirici/T24